İMAMİYYE ŞİASI AÇISINDAN İSLAMİ İNANÇLAR

 

ALLAH'I TANIMA

 

1- Varlık ve Hakikat Açısından Dünyaya Bakış (Allah'ın Varlığının Zarureti).

2- İnsan ve Dünya Arasındaki İlişkiler Açısından Dünyaya Bakış. Allah'ın Birliği.

    3- Zat ve Sıfat.

    4- Allah'ın Sıfatlarının Manası.

    5- Sıfatla İlgili Açıklama.

    6- Fiil Sıfatlar.

    7- Kaza ve Kader.

    8- İnsan ve İhtiyar.

1- VARLIK VE HAKİKAT AÇISINDAN DÜNYAYA BAKIŞ (ALLAH'IN VARLIĞININ ZARURETİ)

İnsanın var olmasıyla onunla birlikte olan idrak ve şuur, ilk attığı adımda ona Allah ve yaratılanların varlığını aydınlatır. Çünkü, kendileri ve bütün her şeyin var oluşunda şüpheye düşen ve varlık dünyasını hayal ve batıl düşünce sanan kimselerin aksine biliyoruz ki, idrak ve şuurla yaratılan bir insan her şeyden önce kendisini ve dünyayı idrak eder yani kendisinin ve kendi dışındaki varlıkların varlığında tereddüt etmez. İnsan var olduğu sürece bu idrak ve ilim onunla birliktedir ve herhangi bir kuşku ve değişimi kabullenmez.

İnsanın, şüpheci ve safsatacı karşısında ispat ettiği bu gerçek varlık, sabittir, hiç bir zaman butlan ve değişimi kabul etmez. Yani gerçeği inkar eden şüpheci ve safsatacının sözü asla doğru değildir. Neticede varlık dünyası sabit bir gerçeği içermiştir.

Ama bununla birlikte gördüğümüz bu varlıkların her biri kısa yahut uzun bir süreden sonra varlığını kaybediyor ve yok oluyorlar. Böylece görülen dünya ve parçaları, gerçeğin ve varlığın özü olmadığı belki kendileri dışında sabit bir gerçeğe dayalı oldukları, onunla var oldukları, onunla bağlantıda oldukları sürece varlıklarını sürdürdükleri, ondan koptukları anda yok olmaya mahkum oldukları ortaya çıkmış olur.[1] Bizler butlanı kabullenmeyen böyle bir varlığa (Vacib-el Vücud, yani) Allah adını veriyoruz.

2- İNSAN VE DÜNYA ARASINDAKİ İLİŞKİLER AÇISINDAN DÜNYAYA BAKIŞ

Önceki bölümde Allah'ın isbatı için izlenilen yol çok açık, sade ve hiç bir zorlukla karşılaşmadan fıtratla izlenebilen bir yoldur. Ama halkın çoğu devamlı maddiyatla meşgul oldukları ve hissi lezzetlere kapıldıkları için dejenere olmamış pak fıtrata dönüşleri çok zor ve ağırdır.

Bu yüzden pak dininin genel insanlar için olduğunu tanıtan ve dini talimat karşısında hiçbir kimse hakkında fark gözetmeyen İslam dini, Allah'ın varlığını bu tip insanlara ispatlama amacıyla başka bir yol izlemiş ve insanları pak fıtratlarına teveccüh etmekten alıkoyan yoldan girip onlarla konuşmuş ve onlara Allah'ı tanıtmıştır.

Kur'an-ı Kerim, insanlara Allah'ı tanımak için çeşitli yollar sunmuştur. Bunların arasından en fazla düşüncelerini dünyanın yaratılış ve ona hakim olan kurallara çekmiş, gökyüzünde ve kendi nefislerinde mütalaa etmeye davet etmiştir. Çünkü insanoğlu bir kaç günlük yaşantısında hangi yolu seçerse seçsin ve neye dalarsa dalsın, varlık dünyası ve ona hakim olan kurallar dışına çıkamaz. Onun şuur ve idrakı, yeryüzü ve göklerdeki şaşırtıcı sahneleri seyretmekten kendisini alamaz.

Bildiğimiz gibi gözle görülen bu geniş varlık dünyasının parçalarının her biri ve bütünü sürekli olarak değişme halindedirler ve her zaman için yeni bir şekilde tecelli ederler.[2] İstisna kabul etmeyen etkenlerin tesiri altında var olurlar. Uzak gezegenlerden, dünyanın parçalarını teşkil eden en ufak zerrelere kadar, her biri istisna kabullenmeyen kurallarıyla şaşırtıcı bir şekilde uygulanan apaçık bir sistemi içerirler ve kendi etkisi sınırındaki her şeyi, en aşağı dereceden en kamil dereceye ve hedefi olan kemal doğrultusunda itmekte ve sürüklemektedir.

Özel nizamların üstünde, umumi ve genel nizamlar ve nitekim en üst düzeyde dünyanın sayısız parçalarını ve yine küçük nizamlarını birbiriyle ilintili kılan ve uygulaması süresince hiçbir zaman şaşmayan ve istisna kabullenmeyen dünya genel nizamıdır.

Örneğin, yaratılış nizamı bir insana yeryüzünün bir tarafında yer vermişse onun vücut yapısını çevresiyle uyum sağlayabilecek biçimde terkip kılmış ve yaşam çevresini de muhabbetli bir dadı gibi onu besleyecek bir şekilde düzenlemiştir. Güneş, ay, yıldızlar, toprak, su, gece ve gündüz, mevsimler, rüzgar, bulut, yağmur, yer altı ve yer üstü zenginlikler ve kısacası bütün her şey güçlerini onun rahatlığını temin etmek için sarf ederler. Biz böyle bir bağımlılığı, yaratıklar ve onun uzak ve yakın komşuları ve yaşadığı bölgede bulmaktayız.

Bu bağımlılığı varlıkların iç donatımlarında da bulmaktayız. Yaratılış eğer insana ekmek vermişse ona varabilmek için ayak, tutmak için kol, yemek için ağız ve çiğnemek için de dişler vermiştir. Ve onu zincir halkaları gibi birbiriyle ilintili bir takım şeylerle ve hedefiyle (kemal ve beka) bağlaştırmıştır.

Dünya bilim adamlarının, uzun yıllar süren araştırmalar sonucu elde ettikleri sonsuz ilintilerin, yaratılışın sırları karşısında küçük bir başlangıç noktası olduğunda ve bunun ardından sonsuz sırların var olduğunda ve her yeni bir keşfin insanoğluna sayısızca meçhulleri çıkaracağında hiç bir kuşkuları yoktur.

Acaba parçalarının her birisi kopuk halde yahut birlik ve bağımlılık halinde sahip olduğu şaşırtıcı istihkamıyla sonsuz bir kudret ve ilmi ispatlayan bu geniş varlık dünyasının yaratıcısı olmadığı ve sebepsiz var olduğu nasıl söylenebilir?

Yoksa bu büyük ve küçük, kısacası sayısız ve sağlam bağlılıklar icat etmesiyle dünyayı büyük bir bütünlük haline getiren, uygulanışında hiçbir zaman şaşırmayan ve kanunları asla istisna kabul etmeyen dünya genel düzeni acaba hesapsız ve tesadüfi olarak mı meydana gelmiş? Yahut bu varlıklar ve evrenin büyük ve küçük çevreleri, var oluşundan önce kendisine bir düzen ve yol seçmiş ve var oluşundan sonra onu takip edip uygulamakta mıdır?

Yahut ta tam bir bağlılığa ve bütünlüğe sahip olan bu evren çeşitli nedenlerden kaynaklanmış ve çeşitli düsturlarla mı hareketini sürdürmektedir?

Kuşkusuz her bir sonucu bir nedene bağlı bilen ve bazen gizli bir nedeni bulmak için zamanlar harcayan ve o konuda incelemeye ve ilmi zafer peşine koyulan, düzen ve sırayla birbirinin üzerine bırakılan bir kaç kiremiti gördüğünde muhakkak bir proje ve amacın olmasına ve bunun ilim ve kudrete dayalı olduğuna inanan bir kimse, evrenin ve bu sistemin nedensiz var oluşunu tasavvur edemez.

O halde, evren ve ona hakim olan kurallar, büyük bir yaratıcının eseridir. Onları sonsuz kudreti ve ilmiyle var etmiş ve bir hedefe doğru itmektedir. Cüzi nedenler sonucunda meydana gelen cüzi vakıalar onunla sonuçlanır ve bütün yönüyle onun emri ve tedbiri altındadırlar. Bütün her şey, varlığında O'na muhtaçtır ve O hiçbir şeye muhtaç değil ve herhangi bir neden ve şartla sınırlı değildir.

BÖLÜM SONU: ALLAH'IN BİRLİĞİ

Evrenin bütün gerçekleri sınırlıdır. Yani nedenin var olması farzına göre varlığa sahip ve nedenin olmayışı farzıyla yok olmaya mahkumdurlar. Varlık hakikatleri sınırlıdır. O sınır dışında yokturlar. Ancak Allah'tır ki O'nun için sınır ve had düşünülemez. Çünkü mutlak gerçektir ve her farza göre varlığa sahiptir ve herhangi bir şart ve nedenle sınırlı ve ona muhtaç değildir.

Nasıl ki, herhangi bir hacmi ve oylumu sınırsız farz edersek onun dışında diğer bir oylum düşünülemez, düşünülse bile birinci hacmin aynen kendisi olacaktır. Sonsuz ve sınırsız varlık hakkında da sayı ve rakam düşünülemez. Çünkü herhangi bir ikinci düşünülmek istenirse birincisinin dışında ve onunla farklı olmalıdır ve böylece her ikisi de sınırlı ve mütenahi varlık olacak ve her birisi diğerinin gerçeğine sınır ve had getirmiş olacaktır. Öyleyse Yüce Allah tektir ve ortağı yoktur. [3]

3- ALLAH'IN ZATI VE SIFATI

Bir insan hakkında akli incelemede bulunursak onun kişiliğini ortaya koyacak bir zata ve o zatı tanıtacak bir takım örneğin filanın evladı yahut oğlu olması, bilgili, güçlü, uzun ve güzel olma yahut karşıt sıfatlar gibi özelliklere haiz olduğunu görürüz.

Bu sıfatların bazıları örneğin birincisi ve ikincisi gibi, hiçbir zaman zattan ayrı düşünülemez olmalarına, bilgili ve güçlü olmak gibi diğer bazı sıfatlar da zattan ayrılır ve insanlara göre farklı olmalarına rağmen hepsi zat dışı ve her biri ötekinden farklı şeylerdir.

Zatın sıfatla ve sıfatın birbirleriyle zıt olması, sıfata sahip bulunan zatın ve zatı tanıtan sıfatların her ikisinin de sınırlı ve mütenahi olmasını kanıtlayacak en iyi delildir. Çünkü zat gayr-i mütenahi ve sınırsız olsaydı, bütün sıfatları kapsar ve sıfatlar da birbirlerini içerirlerdi. Neticede hepsi bir şey olurdu. Mesela farz edilen insanın zatı güçlülük olsaydı, güçlü olmak, bilgili olmak, uzunluk ve güzellik her birisi diğerinin aynısı olurdu ve sonuçta bu manaların hepsi bir manadan fazla olmazdı.

Buraya kadar ki açıklamalardan, Yüce Allah'ın zatı için söz konusu sıfatların ispat edilemeyeceği aydınlığa kavuştu. Çünkü sıfat, sınır getirmeksizin düşünülemez ve Allah'ın Mukaddes zatı her türlü sınırlamadan münezzehtir (hatta ettiğimiz tenzihten bile. Çünkü tenzih de gerçekte bir sıfatı ispat etmek demektir).

4- ALLAH'IN SIFATLARININ ANLAMI

Yaratılış dünyasında bir çok kemallerin sıfat şeklinde zuhur ettiğini biliyoruz. Bunlar bulundukları her şeyi daha da kamil edip var oluşsal değerini çoğaltacak olan bir takım müspet sıfatlardır. Bu konu insan gibi canlı bir varlığı, taş gibi cansız bir varlıkla mukayese ettiğimizde açıklığa kavuşur.

Kuşkusuz bütün bu kemalleri Allah-u Teâla var etmiş ve lütfüyle bizlere bağışlamıştır. Kendisinde bu sıfatlar olmasaydı, diğerine bağışlayamaz ve başkasını kemale eriştiremezdi. Bu yüzden akl-i selim gereğince yaratıcının ilim, kudret ve bütün her gerçek kemale haiz olduğunu söylemek gerekir.

Kaldı ki önceden de belirtildiği gibi ilim, kudret ve kısacası bütün hayat eserleri yaratılış düzeninde belirgin bir şekilde kendini göstermektedir.

Ancak Allah'ın zatı sınırlı ve mütenahi olmadığı için sıfat biçiminde O'na isnat edilen bu kemaller gerçekte zatının ve birbirlerinin aynısıdırlar.[4] Zatla sıfat ve sıfatların birbirleriyle olan zıtlık ve ayrılıkları ancak mefhum ve kavram merhalesindedir. Gerçekte parçalanmayacak bütünlükten başka bir şey değildir.

İslam dini izleyicilerini yakışmayan bu yanlışlıktan (Allah'ı nitelendirmek sonucu sınırlamak yahut tüm kemalleri ondan selbetmek) uzaklaştırmak için onları ispatla nefy arasında korur[5] ve onlara şöyle inanmalarını emir verir: Allah ilim sahibidir başkaları gibi değil. Kudretlidir diğerleri gibi değil. Duyar; görür, kulak ve gözle değil ve diğer sıfatlarda aynen böyledir.

5- SIFATLARLA İLGİLİ AÇIKLAMA

Sıfatlar kemal ve eksik sıfatlar olmak üzere ikiye bölünür. Önceden de belirtildiği gibi bu nitelikleri taşıyan varlığın var oluşsal değerinin ve eserlerinin çoğalmasına sebep olan ispat yönlü kavramlara kemal sıfatlar denir. Canlı, bilgili ve güçlü bir varlığı, cansız, bilgisiz ve güçsüz bir varlıkla karşılaştırdığımızda bu mana açıklığa kavuşur. Eksik sıfatlarsa kemal sıfatların tam aksidir.

Cahillik, acizlik, çirkinlik, hastalık ve benzeri eksik sıfatlara dikkat edecek olursak kavram açısından olumsuz olduklarını, kemal ve bir nevi var oluşsal değerden yoksunluğu belirttiklerini görürüz. Buna göre eksik sıfatların olmaması, kemal sıfatların var olması demektir. Örneğin cahilliğin ve güçsüzlüğün olmaması güç ve bilginin olması demektir.

Kur'an-ı Kerim'in bütün kemal sıfatları vasıtasız olarak Yüce Allah'a ispatlaması ve her türlü eksik sıfatı nefy edip, karşıt sıfatları ispatlaması da bu yüzdendir. Sözgelimi: "O'dur bilen, gücü yeten." "O diridir", "ne uyuklamaya kapılır, ne uykuya dalar", "Bilin ki siz Allah'ı aciz bir hale getiremezsiniz."

Elbette yüce Allah'ın sınırsız, hadsiz ve mutlak varlık olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden Allah'a isnat edilen her türlü kemal sıfat, O'na sınır getirmez.[6] O, maddi, cismani, zaman ve mekanla sınırlı değildir. Hadis olan (sonradan yaratılan) her türlü hali sıfattan münezzehtir. O'na gerçekten isnat edilen bütün sıfatlar, sınırlılık manasından arındırılmıştır. Nasıl ki, Şura suresinin 11. ayetinde "O'na hiçbir benzer yoktur." buyuruyor.

6- FİİL SIFATLAR

Sıfatlar, ayrıca başka bir açıdan "zat sıfatlar ve fiil sıfatlar" diye ikiye bölünürler. Şöyle ki bazı nitelikler fakat nitelenmişe dayanır ve onun aracılığıyla varlığını gösterir. Örneğin hayat, ilim ve kudret gibi nitelikler diri, bilgili ve güçlü insanla varlığını korur ve insanın, diğerleri farz olunmadan bu gibi nitelikleri taşıması düşünülebilir. Ama bazı sıfatlar sadece nitelenmişe dayalı olmakla kalmayıp, zatın mezkur sıfatla nitelenmesi için diğer bir şeyin varlığını zorunlu kılar. Örneğin yazıcı ve konuşmacı olmak, istekte bulunmak ve benzeri sıfatlar. Yazıcılıkta mürekkep, kalem, kağıt vb. konuşmacılıkta işitici ve istekte bulunmakta istenilecek bir şeyin olması şarttır, bu sıfatın gerçekleşmesinde sadece insanı farz etmek, yeterli olmaz.

Bu açıklamalardan anlıyoruz ki: Allah'ın hakiki -ve zatıyla bir olan- sıfatları ancak birinci tür sıfattır. Ama sıfatların gerçekleşmesinde başka bir şeyin katkısı olduğu ve yaratıkların yaratılmasıyla Allah'a isnad edilen bütün sıfatların Allah'ın zatıyla bir ve zati sıfatlar olması söylenilemez.

Yaratılıştan sonra Allah'a isnat edilen yaratıcı, faal, rab= besleyici, dirilten, öldüren, rızık veren vb. isimler O'nun zatıyla bir olmayıp zat dışı ve fiil sıfatlardır.

Fiil sıfat, işin yapılmasından sonra zattan değil de fiilden çıkarılan ve takılan sıfatlara denir. Örneğin yaratıcı sıfatı, yaratılışın gerçekleşmesinden sonra yaratılanlardan çıkarılan ve algılanan bir sıfattır. Bu tip sıfatlar Allah'ın zatına değil de yarattıklarına dayalı olduğu için bunun gerçekleşmesiyle O'nun zatı bir halden diğer bir hale değişmez.

Şia, irade ve kelam sıfatını bu kelimelerin zahirinden anlaşılan anlamlarına göre (irade, istemek, kelam yani lafız aracılığıyla açıklama) fiil sıfatı bilir.[7] Ama Ehl-i Sünnetin büyük bir kesimi onları ilim manasına tutar ve zat sıfatı sayarlar.

7- KAZA VE KADER

Nedensellik kanunu evrende istisnasız olarak hüküm sürer ve uygulanır. Bu sistem gereğince evrende her bir varlık kendi varoluşunda bir takım nedenlere ve illetlere bağlıdır. Bu illetlerin tümü mevcut farz edilirse (buna eksiksiz ve tam illet denir) hadis ve sonucun var oluşu zorunlu ve gerekli olur. İlletlerden bazıları yahut hepsi yok farz edilirse, sonucun var olması gayr-i mümkün ve muhal olur.

Bu konunun incelenmesiyle aşağıda yer alan iki mesele açıklığa kavuşur:

1- Bir malulün (sonucun) nedenlerinin tümüyle yahut parçalarıyla olan ilintisi göz önünde bulundurulursa onun kamil illetle ilintisinin, zaruret (cebr=zorunluluk) ve parçalarıyla eksik illetle olan ilişkisinin) mümkün=olasılık olduğunu görürüz. Çünkü bir neden bütününün her bir parçası, sonuç ve malula zorunlu varoluş değil de ancak varoluş imkanı ve olasılığını sağlar.

O halde her bir parçasının varlığının tam illetiyle zorunlu bir ilinti içerisinde olduğu varlık dünyasının bir başından öteki başına zaruret=zorunluluk hakimdir ve onun vücudu bir takım kesin ve zaruri=zorunlu olaylardan düzenlenmiştir. Bununla birlikte, varlık dünyasının parçalarının her birinin nakıs illetiyle olan imkan ve olabilirlik ilintisi mahfuzdur.

Kur'an-ı Kerim, kendi öğretisinde bu zaruret hükmüne ilahi kaza adını vermiştir. Çünkü bu zaruret de, evrene varlık bağışlayandan kaynaklanmıştır. Bu yüzden, istisna kabullenmeyen, adaletli, kesin bir hüküm ve kazadır.

Yüce Allah, çeşitli ayetlerde şöyle buyurmuştur: "İyice bilin yaratış da O'nun, buyruk da O'nundur."[8]

"Bir işin olmasını diledi mi, ona ancak ol der, o iş oluverir."[9]

"Allah hükmeder, hükmünü bozacak hiç bir kuvvet yoktur."[10]

2- Bir neden bütününün her bir parçası malulüne kendisine uygun bir ölçü ve şekillenme verir. Sonucun varoluşu, tam illetin belirlediği tüm ölçümlere mutabık olur. Örneğin insanın teneffüs etmesini sağlayan nedenler, mutlak ve hadsiz teneffüsü var etmezler. Ancak ağız ve burunun yakınlığında bulunan havadan belirli bir miktarı ve ölçüyü, belirli bir zaman ve mekanda, özel bir şekilde teneffüs organından akciğere gönderir ve yine insanın görmesini sağlayan nedenler (nedenlerden biri de insan olmak üzere) mutlak ve sınırsız görmeyi var etmezler. Ancak görme araçlarının her bir yönden sağladığı sınırlı ve ölçülü bir görmeyi icat ederler. Bu gerçek, evrenin bütün varlıkları ve olayları için istisnasız olarak geçerlidir.

Kur'an-ı Kerim kendi öğretisinde bu gerçeğe Kader adını verir ve bunu yaratılışın kaynağı olan Yüce Allah'a bağlı bilir. Allah-u Teâla şöyle buyurmaktadır: "Şüphe yok ki biz; her şeyi bir kadere (nezdimizde bulunan bir plana ve ölçüye) göre yarattık."[11]

"Hiçbir şey yoktur ki hazineleri katımızda olmasın, ama biz onu ancak bilinen bir miktarda indiririz."[12]

Nasıl ki, ilahi kaza gereğince, yaratılış düzeninde yer alan her bir varlık ve olay, zaruriyy-ul vücud=varlığı zorunlu ve kaçınılmaz bir şey olur; hakeza var olan her bir varlık ve olay, ilahi kader gereğince Allah tarafından belirlenen ölçüden en az bile olsun dışarı çıkamaz.

8- İNSAN VE İHTİYAR

İnsanın fiilleri, yaratılış dünyasının olgularından birisidir ve var oluşunda evrenin diğer olguları gibi illete tam bir bağlılığı vardır. İnsan, evrenin bir parçası ve onun diğer parçalarıyla varoluşsal ilintisi olması dolayısıyla evrenin diğer parçalarının onun yaptığı işlerde hiçbir etkinliğe sahip olmadığı düşünülemez.

Örneğin: İnsanın yiyeceği bir ekmek parçası için el, ayak, ağız, bilgi, kudret ve irade gerektiği gibi ekmeğin dışarıda var oluşu, ona ulaşılabilir olması, her hangi bir engelin olmaması ve diğer zaman ve mekan şartlarının gerçekleşmesi bu işin yapılmasında gereklidir. Bunlardan herhangi biri olmazsa bu eylem insanın gücü dışında olur. Hepsinin gerçekleşmesiyle işin gerçekleşmesi de zaruri=zorunlu olur.

Önceden de belirtildiği üzere yapılan fiillerin, tam illet parçalarının tümüyle zaruret=zorunlu nitelikli ilinti taşımasının, tam illetin bir parçası olan insanla ilintisinin imkan ve olabilirlilik oluşuyla hiç bir çelişkisi yoktur.

İnsan, fiilinde serbesttir. Fiilin nedenin tümüne nazaran zaruri=zorunlu oluşu, onun insana nazaran da zaruri=zorunlu olmasını gerektirmez.

İnsandaki saf ve dejenere olmamış kavrayış da bu görüşü destekliyor. Çünkü bizler, insanların ilahi fıtratlarıyla yemek, içmek, yürümek gibi fiillerle sıhhat, hastalık, büyüklük, küçüklük ve uzun boylu olmak gibi şeyler arasında fark gözettiklerini gözlemliyoruz. İnsanlar doğrudan insanın iradesine bağlı olan birinci tür işleri insanın ihtiyarında bilir onunla ilgili emir ve nehiy, övgü veya yergide bulunur; ikinci kısmın tam aksine, çünkü ikinci kısımda insanın hiçbir yükümlülüğü yoktur.

Sadr-ı İslam'da, insan fiili hakkında Ehl-i Sünnet arasında iki meşhur görüş vardı. Bir grubu, insanın fiillerini Allah'ın değişmez iradesinin ona taalluk ettiğini göz önünde bulundurarak insanı kendi fiillerinde cebre=zorlamaya tabi bilmişler ve insanın iradesine ve ihtiyarına hiçbir değer vermemişler. Diğer bir grup ise, insanı fiillerinde serbest bilmişler ve ilahi iradenin fiillere taalluk ettiğini kabul etmeyip, ilahi kader hükmünün kapsamı alanı dışında bir şey saymışlar.

Ama Kur'an'ın zahiriyle mutabık olan Ehl-i Beyt öğretisine göre insan, fiillerinde serbestir, ama müstakil ve tam serbest değildir. Yüce Allah fiillerin serbest olarak gerçekleşmesini irade etmiştir. Önceki tabirimize göre, Yüce Allah, insanın iradesi de olmak üzere neden bütünüyle, fiillerin gerçekleşmesini irade etmiş ve onu zaruri=zorunlu kılmıştır. Sonuçta böylesine ilahi irade, fiili zaruri=zorunlu ve insanı bu fiilde serbest kılar. Yani fiil neden parçalarının bütününe nazaran zaruri=zorunlu ve parçalarından biri sayılan insana nazaran da mümkün olur.

İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Ne cebirdir, (zorlama vardır) ne de tefviz (tam serbestlik). Bilakis bu ikisinin arasında bir şeydir (kullar bu ikisinin ortasında bir yol izleyerek hareket ederler)." [13]


 

 

PEYGAMBERİ TANIMA

1- Hedefe Doğru=Genel Hidayet.

2- Özel Hidayet.

3- Akıl ve Kanun.

4- Vahiy Denen Gizli Şuur.

5- Peygamberler ve İsmet (Günahsızlık).

6- Peygamberler ve Semavi Din.

7- Peygamberler, Vahiy ve Nübüvvet Delilleri.

8- Peygamberlerin Sayısı.

9- Şeriat Sahibi Ulu'l Azim Peygamberler.

10- Hz. Muhammed'in (s.a.a) Peygamberliği.

11- Resul-i Ekrem (s.a.a) ve Kur'an.

 

1- HEDEFE DOĞRU=GENEL HİDAYET

Elverişli bir ortamda toprağa ekilen buğday tanesi yeşermeye başlayıp çeşitli hallere dönüşür. Her an kendine değişik hal ve şekil alarak belirli bir yolu izler ve sonunda buğday tanelerini içeren başak haline gelir. Eğer başaktan bir buğday tanesi yere düşerse, o da aynı yolu izler ve aynı sonuca varır. Eğer toprağa ekilen meyve çekirdeği olursa, kendi kabuğunu yarıp yeşermeye başlar, belirli bir değişim sürecini geçirdikten sonra yemyeşil ve koskocaman dallı bir ağaç haline gelir.

Bir hayvanın nütfesi de rahimde veya yumurtada tekamüle doğru belirli yolu geride bırakır ve rahminde veya yumurtasında geliştiği hayvan türünden biri olarak meydana gelir.

İzlenilen söz konusu belirli ve düzenli yol, dünyada görülen yaratık türlerinin tümü için geçerli ve onların yapılarında mevcut olan bir şeydir ve hiç bir zaman, tohumdan yeşeren buğday, koyun, keçi ve fil olmamıştır ve hiçbir zaman doğuracak hayvan, buğday başağı veya çınar ağacı doğurmamıştır. Eğer organların bileşiminde bir eksiklik olursa, örneğin koyun kör yahut başak buğdaysız olursa, bunun bir takım afetler sonucu meydana gelişinde kuşku duymayız.

Eşyada ki değişim ve oluşumun sürekli bir düzen ve tertip üzere oluşu ve yaratık türlerinin her birisinin bu hususta kendine özgü bir düzeni takip etmesi, araştırmacı ve keskin kafalı insanların inkar edemeyeceği bir husustur. Bu apaçık görüşten iki başka sonuca da varabiliriz.

1- Yaratık türlerinin herhangi birisinin başlangıçtan sonuca kadar geçirdiği bütün merhalelerde bir çeşit bağlılık ve irtibat soz konusudur. Sanki söz konusu tür, bütün bu değişim ve oluşum aşamalarında geriden itilip, ileriden ise çekiliyor.

2- Söz konusu bağlılığı göz önüne alarak şu sonuca varıyoruz ki her tür, ilk merhaledeyken tekvini olarak varacağı son merhalenin farkına varır ve isteyerek ona doğru ilerler. Örneğin; ceviz tanesi toprakta yeşerince hedefinin gövdeli ağaç olacağını bilir. Aynı şekilde hayvanın rahminde veya yumurtada olan cenin de ilk oluşumundan kamil bir hayvan olma tarafına doğru ilerler.

Bütün yaratık ve yaratıkların beslenişini Allah'a ait bilen Kur'an-ı Kerim, yaratık türlerinden her birinin kendi olgunluk ve kemaline doğru ilerleyişini ilahi hidayet ve kılavuzluğa nispet verir. Örneğin, Kur'an-ı Kerim'de şu ayetler yer almıştır:

"(Allah) her şeye yaratılışını veren, sonra da onları (yaratılış hedeflerine) hidayet edendir."[14]

"Bir Rab ki yarattı, derken düzüp koştu. Bir Rab ki ölçüp biçti, derken doğru yolu buldurdu."[15]

Bir başka ayette söz konusu sonuçlara işaret ederek şöyle buyurur:

"Herkesin yöneldiği bir yer var da oraya döner."[16]

Ve yine şöyle buyuruyor: "Ve biz gökleri ve yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri eğlence için boşu boşuna yaratmadık. Biz onları ancak gerçek bir sebeple (hikmetli bir gaye ile) yarattık. Fakat çoğu bilmezler."[17]

2- ÖZEL HİDAYET

Şüphesiz, insan da bu genel yasalardan müstesna değildir. Bütün yaratık türleri için geçerli olan tekvini=yaratışsal hidayet insan için de geçerlidir. Diğer canlılar kendi sermayeleri ile kemallerine doğru yöneliyor ise, insan da aynı şekilde tekvini hidayetle gerçek hidayetine (kemale) doğru hareket etmektedir.

İnsan bir çok bitki ve hayvanlarla eşit özelliklere sahip olduğu halde kendini onlardan ayıran "akıl" özelliğine de sahiptir. İnsanı düşünceye sevkeden ve mümkün olan her sebepten kendisi için yaralanmasını sağlayan akıldır. İnsanın göklere yücelmesini, denizlere dalmasını, yeryüzünde olan çeşitli cansızlara, bitkilere ve hayvanlara hakim olmasını hatta çıkarı için kendi hemcinslerinden elinden geldiğince yararlanmasını sağlayan aklıdır.

İnsan, ilk doğası gereğince mutluluk ve kemalini kayıtsız şartsız serbestlikte görür. Fakat toplumsal yapısı gereği ve bir çok ihtiyacını tek başına gideremeyeceği için aynı duyguları taşıyan kendi hemcinslerinden bir araya gelme ve dayanışmaya girince kendi özgürlüğünden bir kısmını kısıtlayıp diğerlerinden yararlandığı oranda kendisinden yararlanmalarına katlanır. Böylelikle sosyal dayanışmayı zorunlu olarak kabullenir ve sosyal denkleşmeye boyun eğer.

Bu realite çocukların hareket ve durumlarından açıkça anlaşılır bir konudur. Çocuklar, ilk olarak isteklerini gidermek için zorbalığa baş vurmak ve ağlamaktan başka bir şey bilmezler. Hiç bir yasa ve düzene uymayı kabullenmezler. Fakat fikirleri erginleştikçe, isteklerini her zaman ağlamak ve zorbalıkla gideremeyeceklerini anlayarak toplumda olan bir çok kanunları görüp, toplumsal bireyler haline gelirler. Toplumsal birey olmanın gerektirdiği fikir olgunluğa erişince yaşadığı çevredeki yasaların tümüne boyun eğer. İnsanoğlu toplumsal dayanışmaya boyun eğince topluma hakim olacak bireylerin yükümlülüklerini ve uymayanların cezasını belirleyecek, pratiğe geçirilince bireyleri gerçek mutluluklarına ulaştıracak ve sosyal değerleri oranında mutluluklarını sağlayacak yani sosyal değerle mutlu yaşama arasında denge sağlayacak bir yasanın olmasını gerekli bilecektir.

İşte bu kanun, beşerin varoluşundan bu tarafa peşinde koştuğu, arzularının en önemlisi bildiği, arzu ettiği, ona varmak için birçok çabalar sarf ettiği genel pratik kanundur. Şüphesiz eğer böyle bir kanunun imkanı olmayıp takdir edilmeseydi, bu istek ebedi olarak bütün nesillerde olmazdı.[18]

Allah-u Teâla, beşerin bu toplumsal hayat gerçeğine işaret ederek şöyle buyuruyor: "Biziz geçimlerini aralarında paylaştıran; dünya yaşayışında ve bir kısmı bir kısmına hizmet etsin diye bazılarını derece bakımından bazılarında üstün yarattık."[19] Ayette söz konusu edilen üstün kılmaya, müdürün işçiyi ve eli altındakileri, ev sahibinin kiracıyı, satıcının alıcıyı teshir etmesi örnek verilebilir.

Yine, insanın bencilliği ve her şeyi kendisi için talep etmesi hakkında şöyle buyurmuştur: "Şüphe yok ki insan haris yaratılmıştır. Bir şerre uğrarsa bağırır, sızlanır ve bir hayır elde ederse vermez, kıskanır."[20]

3- AKIL VE KANUN

Eğer iyice düşünürsek, beşerin arzu ettiği ve toplumun ferd ferd yahut grup grup Allah'ın verdiği temiz fıtratla zorunlu olduğunu kavradıkları, mutluluğu temin edebilecek kanunun; beşeriyet dünyasını beşeri dünya olarak ayrım yapmadan ve istisnasız mutluluğa eriştirip, genel kemali hakim kılacak kanun olduğunu anlarız. Şimdiye kadar beşerin, farklı hayat dönemlerinde aklından kaynaklanacak böyle bir kanunu gündeme getirememesi göz önündedir. Eğer bunu idrak etmek tekvini olarak aklın uhdesine bırakılmış olsaydı, bu kadar uzun dönemler içerisinde beşer akıl aracılığıyla buna ulaşırdı. Hatta düşünce cihazıyla donatılmış bireyler şimdiye kadar bunu ayrıntılarıyla kavrarlardı, tıpkı toplumda bir kanunun gerekliliğini kavradığı gibi.

Başka bir ifadeyle şöyle söyleyebiliriz: İnsan toplumunun saadetini temin edip, onu yaratılış hedefine ulaştıracak noksansız müşterek kanun, eğer tekvini olarak aklın uhdesine bırakılmış olsaydı, her akıllı insan onu anlayabilirdi. Tıpkı kârını, zararını ve diğer hayat ihtiyaçlarını anlayabildiği gibi. Fakat halen böyle bir kanundan kimsenin haberi yoktur. Kendi kendine meydana gelen kanun, bir hükümdarın veya toplumun bir kısmının koyduğu kanunları bir grup kabulleniyorsa da başka bir grup hiçe sayıyor. Bir toplumun o kanundan haberi var ise diğer birinin yoktur ve hiç bir zaman yaratılışda eşit yapıları olan akıllı insanlar, böyle bir konuda eşit görüşe sahip olamamışlar.

4- VAHİY DENEN GİZLİ ŞUUR

Önceki açıklamalardan aklın insanları mutluluğa eriştirecek bir kanunu ayrıntılarıyla kavrayamadığı aydınlanmış oldu. Ancak diğer bir taraftan, genel hidayet yasasının bir gerekçesi olarak böyle bir kavrayışın insan türünde olması kaçınılmaz bir şeydir. Dolayısıyla insan türü arasında söz konusu kanunu kavrayabilecek bir aracın olması gereklidir, ta ki yaşamın gerçek vazifelerini onlara duyursun ve bildirsin. Ne his ve ne de akıl niteliğine sahip olan bu anlayış ve kavrayış türü "Vahiy" diye adlandırılıyor. Elbette bu gücün insanlar arasında kaçınılmazlığı bütün insanlarda olmasını gerektirmez. Nasıl ki cinsel içgüdü bütün insanlarda mevcuttur. Fakat buluğ yaşına erişmeyenler bunun lezzetini anlayamazlar. Vahiy anlayışı insanda zuhur etmedikçe gizli bir kuvvet sayılır. Evlilik isteğinin buluğa varmayanlara gizli ve anlaşılması zor oluşu gibi.

Allah-u Teâla, Kur'an-ı Kerim'de şeriata ait vahiy ve akılın onu kavrama yeteneği bulunmadığı hususunda şöyle buyurmaktadır:

"Biz vahyettik sana nitekim vahyettik Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere... ve peygamberler müjdeleyenlerdir ve korkutucu haberler verenler; ta ki insanların peygamberler geldikten sonra Allah'a karşı bir mazeretleri ve bahaneleri kalmasın." (Eğer akıl yalnız başına delil olabilseydi peygamberlerin gelmesine ihtiyaç duyulmazdı.)[21]

5- PEYGAMBERLER VE İSMET (GÜNAHSIZLIK)

Peygamberlerin gönderilişi, önceki bölümde geçen, vahiy teorisini pekiştirir. Çünkü Allah'ın elçileri vahiy ve peygamberlik iddiasında bulunup, iddialarını ispat etmeye yönelik kesin ve ikna edici kanıtlar sunmuşlar ve  mutluluğunun anahtarı olan Allah'ın dininin maddelerini topluma iletmiş ve herkese açıklamışlardır. Vahiy ve nübüvvetle donanmış peygamberler, her zamanda bir yahut bir kaç tane oldukları için yüce Allah toplumun diğer kesiminin hidayetini, bunları çağrı ve tebliğle görevlendirerek tamamlamıştır.

İşte bu noktada peygamberlerin masum olmaları gerektiğini anlıyoruz. Peygamber vahiy almasında, onu korumasında ve iletmesinde hata ve günahtan (kendisinin getirdiği kanunlara aykırı hareket etmekten) korunmuş olmalıdır. Çünkü bunlar tekvini hidayetin üç rüknüdür. Bu rükünlerde hata yapmak, tekvin kanununda hata sayılır ve tekvinde hata olması anlamsızdır.

Ayrıca davet ve çağrıya aykırı hareket etmek, önceki davetin tam tersine yönelik ameli ve pratiksel bir çağrıdır. Bu da toplumun önceki çağrıya olan güvencelerini sarsar ve çağrıdan öngörülen amacı yok eder.

Allah-u Teâla, kelam-ı şerifinde peygamberlerin masum olmasına işaret ederek şöyle buyuruyor:

"Onları seçtik ve doğru yola sevk ettik."[22]

"Gizliyi bilen O'dur. Gizli bilgisini kimseye göstermez. Ancak seçtiği elçisi müstesna. O elçisinin önüne ve arkasına gözetleyiciler koyar. Gerçekten de Rablerinin elçiliklerini hakkıyla yaptıklarını, hükümlerini tebliğ ettiklerini bilsin diye. Allah onların her halini de bilgisiyle kavramış kuşatmıştır ve her şeyi bir bir sayıp tespit etmiştir."[23]

6- PEYGAMBERLER VE SEMAVİ DİN

Peygamberlerin vahiy aracılığıyla ulaştıkları ve ilahi mesaj olarak ilettikleri şeye "din" denir. Yani, bir hayat programı ve insanın gerçek mutluluğunu temin edecek insani vazifelerdir.[24]

İlahi din, bütünlüğünde inanç ve amel denilen iki temelden oluşur. İnanç bölümü, insanların yaşamlarının temelini onun üzerine kurmaları gereken bir takım gerçekler ve temel inançlardır. Onlar Tevhid, Nübüvvet ve Mead olan genel asıllardır. Bunlardan birinde sarsıntı olursa dine bağlılık gerçekleşmemiş olur.

İnsanın, Allah karşısında yapacağı ibadetlere ve toplum karşısında uyacağı ahlaki kurallara, amel bölümü adı veriliyor.

Semavi şeriatların, insanın yaşamı için hazırladığı kanunlar, ahlak ve amelden oluştuğu gibi bunların her biri de iki kısma ayrılır.

Bir kısmı Allah'la ilintili şeylerdir. Söz gelimi rızalık, teslimiyet, ihlas, iman ve benzeri sıfatlar ve namaz, oruç, kurban kesmek ve benzeri ameller, ki bu tür amellere ibadet denir ve insanın Allah'a karşı kulluğunu ve huzusunu pekiştirir.

Diğer bir kısmı, toplumla ilintili bir takım ameller ve ahlaki sıfatlardır. Sözgelimi insan severlik, hayır severlik, adalet ve cömert olma gibi ahlaki sıfatlar ve geçim kuralları, alış veriş gibi ameller ki bu tür amellerin başlıcalarına "muamele" denir.

Öte yandan insan türünün tedricen tekamüle erişmesi ve zaman geçtikçe sosyal yapının olgunlaşması, dinlerde ve şeriatlarda da tekamülün olmasını gerektirir ve bunu (akıl vesilesiyle elde edilen gerekliliği) Kur'an-ı Kerim de teyit ederek, sonra gelen şeriatlar önceki şeriatlardan daha üstün ve mükemmeldir diyor. Örneğin bir ayette şöyle buyuruyor:

"(Kur'an) kitabını sana gerçek olarak indirdik. Önceki kitapları (İncil ve Tevrat) tasdik ediyor ve aynı zamanda onlardan üstündür."[25]

Bilimsel teorilerden anlaşıldığı ve Kur'an-ı Kerim'in de net olarak belirttiği üzere, insan toplumunun dünyadaki hayatı ebedi değildir. Dolayısıyla insan türünün tekamülü de sınırsız olamaz. Bu yüzden insanın bütün inanç ve ameli görevleri bir merhalede son bulacak. Buna tabi olarak nebilik ve şeriat da inanç konusunda en doruk noktaya ve ameli açıdan en kapsamlı merhaleye ulaştığında son bulacaktır.

Bu yüzden Kur'an-ı Kerim, İslam'ın en kamil ve son din olduğunu açıklarken, kendisini nesh edilmeyecek Kitap, Hz. Muhammed'i (s.a.a) Hatem-ül Enbiya=peygamberlerin sonuncusu ve İslam'ı tüm insani görevleri içeren bir din olarak niteliyor.

"Şüphe yok ki Kur'an, eşsiz ve üstün bir kitaptır ki ne önceden onun hükümlerini iptal eden bir kitap gelmiştir, ne de ondan sonra gelir ve batıl, ona zarar veremez."[26]

"Muhammed sizden birisinin babası değildir. Ancak o, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur."[27]

"Biz sana her şeyi açıklayan Kitabı nazil ettik."[28]

7- PEYGAMBERLER VE VAHİYLE NÜBÜVVETİN DELİLLERİ

Bugün vahiy ve nübüvvet konusunda incelemelerde bulunan ilim adamları, vahiy, nübüvvet ve ilgili konuları sosyal ruhsal bilimsel kurallarla yanıtlamışlar ve şöyle demişlerdir: "Peygamberler temiz ruhlu, himmetli ve insan sever kişilermişler. Onlar toplumun maddi ve manevi açıdan ilerlemesi, bozuk toplumların ıslahı amacıyla bir takım yasalar düzenleyip halkı ona davet etmişlerdir. Ancak o zamanın insanları onların çağrısını ve mantıklı sözlerini kabullenmeyeceğinden dolayı toplumun kendilerine uymasını sağlamak için kendilerini ve düşüncelerini yüksek makama nisbet etmişler. Kendi temiz ruhlarını Ruh-ul Kudüs, ruhtan kaynaklanan düşüncelerini vahiy ve nübüvvet, sundukları yaşam metodunu semavi şeriat ve din, bu açıklamaları içeren kitabı da semavi kitap olarak nitelendirmişlerdir."

Ancak semavi kitaplara, bilhassa Kur'an-ı Kerim'e dikkatli ve insafla bakacak olan birisi bu teorinin doğru olmadığında asla tereddüt etmez. Allah'ın resulleri siyaset adamları değil hak, samimiyet ve doğruluk örnekleriydiler. Algıladıkları kelamı azaltıp çoğaltmadan halka iletip kendileri de uyguluyorlardı. İddia ettikleri bir tek gizli şuur denilen vahiy idi ki onun vasıtasıyla Allah'tan inanç ve ameli kanunları alıp topluma iletiyorlardı.

Buradan, peygamberliğin ispat edilmesinde delil ve hüccetin gerekliliğini anlayabiliriz. Herkes peygamber ismiyle mantıklı bir kanun getirirse, bu onun peygamber olmasını gerektirmez. Zira peygamberlik iddiasında olan kimse, getirdiği dinin doğru olmasını iddia etmenin yanı sıra yukarı alemle vahiy ve nübüvvet ilişkisi olduğunu ve Allah tarafından görevlendirildiğini iddia etmektedir ve bu iddia ayrıca delille ispat edilmelidir. Bu yüzden (Kur'an'ın işaret ettiği gibi) her zaman saf zihinli insanlar, peygamberlik iddiasının doğruluğunu kanıtlamaları için onlardan mucize isteğinde bulunuyorlardı.

Bu sade ve doğru mantığın manası şudur ki, insanların içerisinde vahy anlayışının bir şahısta bulunması adet dışı bir iştir. Eğer bunların iddiası doğru olursa ve bu adeti Allah bunlara vermişse diğer adet dışı (mucize) şeyleri de verebilir ve eğer bunların isteğini yerine getirebilirse önceki iddiasında da doğruymuş anlamındadır.

Açıklandığı gibi halkın peygamberlerden mucize istemeleri doğru bir mantığa dayanır. Peygamberler de kendi iddialarında sadık olduklarını ispat etmek için önceden yahut milletin isteğinden sonra mucize getirmek zorundadırlar.

Kur'an-ı Kerim de bu mantığı teyit etmiş ve bir çok peygamberlerden önceden veyahut milletin isteğinden sonra getirdikleri mucizeyi nakletmiştir.

Şunu da ekleyelim ki, bu konuda eleştiri yapan bir çok şahıslar mucizenin meydana gelmesini inkar ediyorsa da onların delilleri ikna edecek derecede kuvvetli değildir. Zira tecrübe ve araştırmayla elde edilen bazı olguların nedenleri "sürekli nedenlerdir ve hiç bir olgu kendi normal nedenleri dışında herhangi bir nedenden etkilenip gerçekleşemez" diyemeyiz. Ayrıca peygamberlere nispet verilen mucizeler akıl dışı ve üçün çift olması gibi muhal nitelikli değildir. Sadece adet dışı olgulardır. Ve adet dışı olgular bir çok riyazet ehlinden duyulmuş veya görülmüştür.

8- PEYGAMBERLERİN SAYISI

Nakil gereğince, geçen tarihlerde bir çok peygamberler gelmiştir ve bunu Kur'an da doğrulayarak peygamberlerden bir kaçının adını, soyunu ve hayatını anlatıyorsa da kesin olarak onların sayısını belirtmemiştir. Güvenilir nakil yoluyla da kesin bir sayı söz konusu değildir. Sadece Ebuzer-i Gifari'nin Resul-i Ekrem'den naklettiği meşhur bir rivayette peygamberlerin sayısının 124 bin olduğu yer almıştır.

9- ŞERİAT SAHİBİ ULU'L AZİM PEYGAMBERLER

Kur'an-ı Kerim'den anlaşılan şudur ki, peygamberlerin beşi dışında hiçbiri şeriat ve din getirmedi. Sadece beş tanesi ulul azim ve şeriat sahibi idiler. Bunlar Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed'dirler. (Allah'ın selamı üzerlerine olsun.) Öteki peygamberler, bu Ululazim peygamberlere tabi olmuşlardır. Allah-u Teâla şöyle buyuruyor:

"Dine ait hükümlerden, Nuh'a tavsiye ettiğini ve sana vahyettiklerimizi ve İbrahim'e, Musa ve İsa'ya tavsiye ettiklerimizi size de gidilecek yol olarak bildirdi, açıkladı."[29]

Bu ayet minnet bırakma makamındadır. Eğer ayette zikredilen beş peygamberden başkası şeriat sahibi olsaydı muhakkak zikredilirdi.

"An o zamanı ki biz, peygamberlerden kesin söz almıştık ve senden ve Nuh'tan ve İbrahim'den ve Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan da ve biz onlardan pek sağlam ve kesin söz almıştık."[30]

10- HZ. MUHAMMED'İN (S.A.A) PEYGAMBERLİĞİ

Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.a), şeriat ve kitap sahibidir ve Müslümanlar da ona iman etmişlerdir.

Hz. Muhammed (s.a.a), hicretten 53 yıl önce Hicaz'ın Mekke şehrinde, Arapların en soylu ve değerli Kureyş kabilesinden olan Beni Haşim ailesinde dünyaya geldi.

Babası Abdullah, annesi ise Amine'dir. O Hazret, daha küçük yaştayken baba ve annesini kaybederek büyük babası Abdülmuttalib'in kefaletine girdi. Ama bir müddet geçmeden büyük babası da vefat etti ve böylece amcası Ebu Talib onun bakımını üstlendi.

O Hazret amcasının evinde büyüdü. Büluğ çağına ermeden önce amcasıyla birlikte taşınır ticaret malıyla Şam'a gitti.

Peygamber eğitim görmediği için okuma-yazma bilmezdi. Fakat buluğ çağından sonra akıllı, terbiyeli ve emin olarak tanındı. Kureyş kadınlarından zengin biri bütün malını o Hazrete havale ederek ticaret başkanlığını ona verdi.

O Hazret, bir başka seferinde Şam'a götürdüğü malı satıp büyük bir kâr ile döndü. Uzun bir müddet geçmeden bu hatun, Hazret'e evlenme teklifinde bulundu. Peygamber bu evliliği kabul ederken yirmi beş yaşında idi. Kırk yaşına kadar aynı şekilde devam etti ve toplumda akıllı ve emin olmada büyük ün kazandı. O yaşa kadar (Arapların dini putperestlik olmasına rağmen) puta ibadet etmedi. Hatta bazen gizli köşelere çekilerek kendi mabuduna ibadet ederdi. Kırk yaşında (Mekke'nin yakınında olan Tehame dağının) Hira mağarasına ibadet için çekilmişken peygamberliğe seçildi ve toplumu Tevhide davet etmekle görevlendirildi. Burada Kur'an'ın ilk suresi (Alak) O hazrete nazil oldu. Hazret aynı gün eve dönerken yolda amcası oğlu Ali ile karşılaştı ve olayı anlattı. Ali (a.s) bunları dinledi ve iman getirdi. Eve geldiğinde eşi de İslam'ı kabul etti.

O Hazret, davetini açıkça ilan edince çok üzücü ve ızdırablı bir tepkiyle karşılaştı. Buna göre bir müddet gizli çalışmaya koyuldu. Ancak yine Allah tarafından en yakın akrabalarını davet etmekle görevlendirildi. Peygamber bütün akrabalarına çağrıda bulundu. Fakat Ali (a.s)'den başka hiç kimse iman etmedi. (Ehl-i Beyt'ten nakledilen rivayetlere ve Ebu Talib'ten naklolunan şiirlere dayanarak Şia, Peygamberin amcasının bu daveti kabul ettiğine inanır. Ama Kureyş içerisinde sahip olduğu mevkiden faydalanıp, tek hidayetçisi olduğu Peygamberi korusun diye imanını gizliyordu.)

Daha sonra Peygamber (s.a.a) Allah'tan üstlendiği görev gereğince alenî çağrısına başladı. Ancak davete başlar başlamaz Mekkelilerin hem Peygamber'e (s.a.a) ve hem de yeni Müslümanlara yönelik en güçlü tepkileri, tahammülü zor eziyetleri ve işkenceleri başladı. Yapılan baskılar o kadar çoğaldı ki Müslümanlardan bir kısmı Peygamberin emriyle evlerini barklarını terk ederek Habeşistan'a hicret ettiler. Peygamber kendi amcası ve Beni Haşim'den olan akrabalarıyla birlikte üç yıl Ebu Talib deresinde abluka altında yaşadılar. Hiç kimsenin onlara yardım etmeğe ve onlarla görüşmeğe hakkı yoktu ve dışarı da çıkamazlardı.

Mekke putperestleri alay etmek, dövmek, küçümsemek ve her çeşit işkencenin yanı sıra bazen de davetinden vaz geçirme amacıyla ona yumuşak davranıyorlardı. Ona yüklü servet, riyaset ve saltanat teklifinde bulunuyorlardı. Fakat onların tehditleri ve vadeleri Peygamberin yanında birdi. Bu davranışlar, Peygamberi taşıdığı hedefte daha fazla azimli ve kararlı kılıyordu. Bir gün aynı teklif olunca Peygamber örnek sunma üslubundan yararlanarak "Güneşi sağ elime, ayı ise sol elime verseniz de ben eşsiz Allah'a itaat etmekten vaz geçmem ve Allah'ın emirlerini çiğnemem." cevabını verdi.

Bisetten on yıl kadar geçti ve ekonomik ambargonun kaldırılmasından sonra kendisinin büyük koruyucusu olan Ebu Talib ve vefalı eşi Hatice'yi kaybetti.

Artık Hazretin can güvenliği ve sığınacağı bir kimse yoktu. Dolayısıyla Mekke putperestleri planlı ve gizli bir komplo düzenleyerek, gece vakti evi sarıp gecenin son saatlerinde eve girip O Hazreti öldürmek istediler.

Ancak Allah-u Teâla bu planı kendi elçisine bildirerek onu Yesrib'e (Medine'ye) hicret etmeğe memur etti. Peygamber (s.a.a) Ali'yi (a.s) yerinde yatmakla görevlendirdi. Allah'ın gaybi yardımıyla düşmanların çemberinden çıktı. Mekke'nin yakınlarında olan bir mağarada üç gün kaldı. Mekke putperestlerinin her tarafı arayıp meyus olduklarını anlayınca mağaradan çıkıp Yesrib'e hareket etti.

Yesrib şehrinin sayılan kişilerinden bir kısmı önceden Peygamberle görüşüp iman etmişlerdi. Buna göre Yesrib toplumu Peygamberi sevinçle karşıladılar. Kendi mal ve canlarını O Hazretin emrine verdiler.

O Hazret, Yesrib'de ilk olarak İslami küçük bir toplum kurdu. Etrafta olan Yahudi ve güçlü Arap kabileleriyle antlaşma imzalayarak kendi davetini geniş bir alanda başlattı. Bundan sonra Yesrib şehrine Medinet-ür Resul denildi.

İslam, günden güne ilerliyor ve geniş alanları kapsıyordu. Mekke'de işkence altındaki Müslümanlar bunu duyunca, evlerini ve mallarını terk ederek Medine'ye hicret etmeye başladılar. Bunlar Muhacir adıyla tanınıyorlardı. Nitekim Medineliler de Peygambere yardım ettikleri için Ensar ismiyle tanındılar.

İslam dini hızla yayılıyordu. Fakat Hicaz'da bulunun Yahudi taifeler ve Mekke kafirleri ellerinden gelen bütün çabaları Müslümanların içerisinde tanınmadan yaşayan münafıkların yardımıyla Müslümanlara karşı esirgemediler. Her gün yeni bir olay meydana geliyordu. Bilahare bu hareketler büyük ve küçük savaşlara yol açtı ve bu savaşların çoğunda İslam ordusu Yahudi ve Arap putperestlerine karşı muzaffer oluyordu. Bu savaşların sayısı seksenin üzerindedir. Büyük savaşların hepsinde Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber savaşları gibi Peygamber-i Ekrem şahsen savaşa katılmıştır. Bu savaşların çoğunda zafer sancağı Ali'nin (a.s) elinde ilerliyordu. O hiçbir savaştan geri çekilmeyen kişiydi. Toplam olarak on yıl hicretten sonraki savaşlarda Müslümanlardan iki yüze yakını şehit edildi ve kafirlerden ise bin kişiye yakını öldürüldü.

Peygamberin çalışmaları, Ensar ve Muhacirlerin fedakarlıkları sonucu, Arap yarımadasında İslam on yıl zarfında yayıldı. Bundan dolayı da dış süper güçlere çağrıda bulunuldu. Örneğin Rum, İran, Habeşistan ve Mısır, bu çağrı mektuplarını alan güçlerdendi.

O Hazret yaşamında, fakirane geçimiyle yetinerek bununla iftihar duyardı.[31] Vaktini asla boşa geçirmezdi. Zamanını üçe bölmüştü; bir kısmını ibadet etmeye, ikinci kısmını ailesi ile ilgilenip ev ihtiyaçlarını gidermeye, diğer kısmını da toplumda İslami öğretileri anlatıp onların ihtiyaçlarını giderme ve İslam toplumunun iç ve dış ilişkilerini ayarlamakla geçiriyordu.

O Hazret hicretten on yıl sonra Medine'de bir Yahudi kadının yemeğe zehir katıp yedirmesi sonucu hastalandı ve bir kaç gün sonra dünyadan göç etti. Son anlarda mübarek ağzından çıkan kelimeler, kölelere ve kadınlara iyi bakmayı tavsiye etmekti.

11- RESUL-İ EKREM (S.A.A) VE KUR'AN

Diğer peygamberlerden istenildiği gibi Hz. Resul-i Ekrem'den de mucize isteniyordu. O Hazret, Kur'an'ın da açıkça teyit ettiği gibi peygamberlerde mucizenin varlığını tasdik ediyordu.

O Hazretin bir çok kesin ve güvenilir rivayetlerle ispat olunan mucizeleri vardır. Ancak şimdiye kadar kalan mucizesi Kur'an-ı Kerim'dir. Bu kitap semavi kitap olarak altı bin kaç yüz ayet ve yüz on dört büyük ve küçük sureyi içerir. Kur'an-ı Kerim'in ayetleri, Resulullah'ın (s.a.a) yirmi üç yıllık biset ve davet zamanlarında, çeşitli münasebetlerde tedricen nazil olmuştur. Bir ayetten başlayıp bir sureye varana kadar; gece gündüz, yolculukta, vatanda, savaş ve barışta, zor ve kolay günlerde Resulullah'a nazil olmuştur.

Kur'an-ı Kerim bir çok ayetlerinde açıkça kendisini mucize olarak tanıtıyor. Tarihin tanıklığına göre, o zamanki Araplar fesahat ve belagatın en yüksek derecelerinde tatlı dil, kolay ve anlaşılır bir şekilde konuşma üslubunda, konuşma meydanının güçlü erleri olmalarına rağmen, Kur'an onlara meydan okuyup şöyle diyor; Kur'an'ın beşeri kelam olduğuna, Muhammed'in (s.a.a) onu kendi çıkardığına veya eğitim gördükten sonra yazdığına inanıyor iseniz onun gibisini, ondan on suresini veyahut bir suresini siz de getirin ve bu konuda bütün imkanlarınızı kullanın.[32] Arapların en büyük fasih hatipleri bu çağrının karşısında "Kur'an sihirdir ve biz öyle bir şey getiremeyiz" cevabını verdiler.[33]

Kur'an yalnız fesahat ve belagat konusunda meydan okumuyor. Bazı ayetlerde mana ve içerik açısından da insanlara ve cinlere meydan okuyor. Çünkü insanın bütün yaşam programını kapsamıştır ve eğer dikkatle araştırılırsa insanın bütün inanç, ahlak ve sayısız amellerini içeren ve ayrıntılarına kadar değinen bu geniş boyutlu ve kapsamlı yasaların temelini hak kılmış ve ona Hak Din adını vermiştir. (İslam, kanunları hak ve maslahattan kaynaklanan bir dindir; halkın çoğunluğunun veya güçlü ve emir sahibi bazı fertlerin eğilimlerinden kaynaklanan bir din değildir.)

Bu kapsamlı programın temelini oluşturan en değerli kelime, eşsiz Allah'ın birliğine inanç esasıdır. Usul ve bütün öğretiler Allah'ın birliği esasından kaynaklandığı gibi, beğenilmiş ahlak da bu esaslardan sonuçlanan dallardır. Ondan sonra insanın bireysel ve toplumsal durumları, genel ve sayısız ayrıntılarıyla onun eylemleri araştırılıp, her birisine ait tevhit kaynaklı görevler düzenlenmiştir.

İslam dininde usul ve füru öylesine birbiriyle ilintili ve bağlantılıdır ki, her fer'i hükmü hangi konuda olursa olsun araştırır isek sadece Allah'ın birliği esasına döner ve tevhid kelimesi de bu yasa ve hükümlerin bir araya gelmesiyle gerçekleşir.

Böylesine kapsamlı ve geniş boyutlu ama bir bütün ve birbiriyle ilintili olan bir dinin son düzenlemesini hazırlamak bir yana, yalnız o dinin alfabesini derlemek doğal halde en büyük ve bilgin hukukçuların gücü dışındadır. Özellikle bunları, can ve mal güvenliği olmayan bir çok kanlı savaşlar görüp iç ve dış baskılara maruz kalan ve kısacası dünya karşısında tek kalan birisi olursa hiç bir şekilde hazırlayamaz.

Kaldı ki, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) okuma yazması yoktu, öğretmen ve eğitici görmemişti. Davetinden önce ömrünün üçte ikisini medeniyet, ahlak ve insaniyetin ne olduğunu bilmeyen, kurak çölde en kötü şartlar altında yaşayan ve her zaman yakın bir devletin köleliğini yapan cahil Araplar içerisinde yaşamıştı.[34]

Ayrıca Kur'an-ı Kerim bir başka açıdan da meydan okuyor ve o da şudur: Kur'an-ı Kerim yirmi üç yıl zarfında çeşitli münasebetlerde ve farklı koşullarda tedricen nazil olmuştur. Eğer bir insanın indinden olsaydı, insanın tedrici tekamül ilkesi gereğince onun evveli sonuyla değişik ve sonu evvelinden daha iyi olurdu. Evvelinden sonuna kadar birbiriyle çelişen şeyler bulunurdu. Ama Kur'an-ı Kerim'in Mekke ve Medine döneminde inen ayetleri arasında fark yoktur. İlk ayetlerle son ayetler farklı değildirler. Kur'an bütün parçaları birbirine benzerlik arz eden, şaşırtıcı bir açıklama gücüne, hep bir üslup ve akışa sahip bir kitaptır.[35]


 

 

 

AHİRETİ TANIMA

1- İnsanın Ruh ve Bedenden Oluşması.

2- Bir Başka Açıdan Ruhun Hakikati.

3- İslam Açısından Ölüm.

4- Berzah Alemi.[36]

5- Kıyamet ve Ahiret.

6- Diğer Bir Açıklama.

7- Yaratılışın Sürekliliği.

 

1- İNSANIN RUH VE BEDENDEN OLUŞMASI

İslami öğretilere az çok aşina olanlar bilirler ki Kitap ve Sünnette, ruh ve cisim yahut nefis ile bedenden çok söz edilmiştir. Cisim ve beden his aracılığı ile idrak olunduğu için anlaşılması kolaydır. Fakat ruh ve nefs öyle değil, girift bir yapıya sahiptir.

Ehl-i Sünnet ve Şii filozofları ve mütekellimleri ruhun hakikati konusunda farklı görüşler belirtmişlerdir. Fakat İslam açısından beden ve ruhun iki değişik hakikate sahip olduğu kesindir. Beden, ölüm arızasıyla hayati özelliklerini kaybeder ve tedrici olarak dağılıp - gider. Ama ruh böyle değildir. Aslında hayat, ruhundur. Bedenle birlikte olduğu sürece, beden, hayatını ondan alır, bedenle olan ilişkisini kestiği ve ayrıldığı an beden ölür. Ancak ruh, kendi hayatına devam eder.

Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinden ve Ehl-i Beyt İmamlarının açıklamalarından, ruhun madde ötesi bir varlık olup bedenle bir nevi birlik ve bağlılık halinde olduğu anlaşılıyor. Allah-u Teâla Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

"Andolsun ki, biz insanı balçık mayasından yarattık, sonra onu bir su damlası olarak savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o bir katre suyu bir embriyon olarak yarattık, derken o embriyonu bir çiğnem et parçası olarak yarattık, derken o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık, derken kemiklere et giydirdik, sonra da onu başka bir yaratılışla meydana getirdik."[37]

Bu ayetlerin akışından anlaşılan şudur ki, ayetlerin evveli tedrici maddi yaratılışı anlatıyor. Ayetin sonunda ruh veya irade ve şuurun verilişine işaret ettiğinde onu, önceki yaratılıştan değişik bir şey olarak tanıtıyor.

Bir başka ayette, ahireti inkar edenlerin "İnsan ölüp bedeni dağıldıktan ve bu parçaların yeryüzünde yok olmasından sonra, tekrar nasıl yaratılıp önceki insan haline gelir?" kuşkuları karşısında şöyle buyuruyor:

"De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra da Rabbinize döndürülmüş olacaksınız."[38] Yani ölümden sonra dağılıp yeryüzünden yiten sizin bedenlerinizdir. Ama kendiniz (ruhlarınız), ölüm meleği vasıtasıyla bedenlerinizden ayrılmış ve bizim indimizde mahfuzsunuz.

Ayrıca Kur'an-ı Kerim diğer ayetlerde kapsamlı açıklamasıyla bütün ruhların madde ötesi bir varlık olduğunu vurguluyor: "Ve sana ruhu soruyorlar; de ki: Ruh, Rabbimin emrindendir."[39]

Bir başka ayette Allah (c.c) emriyle ilgili olarak şöyle buyuruyor: "O'nun emri, bir şeyin olmasını istedi mi ona sadece "ol" demektir, hemen oluverir. Yücedir, münezzehtir o mabut ki, her şeyin melekutu (tasarrufu ve tedbiri), O'nun elindedir."[40]

Bu ayetler gereğince, Allah'ın emri, varlıkların yaratılışında tedrici olmayıp, zaman ve mekanın onda etkisi yoktur. Öyleyse Allah'ın emri olan ruh da maddi olamaz. Kendi varlığında, maddenin gerektirdiği tedrici olma, zaman ve mekan özelliklerine muhtaç değildir.

2- BİR BAŞKA AÇIDAN RUHUN HAKİKATİ

Akli incelemeler de, Kur'an-ı Kerim'in ruh hakkındaki görüşünü pekiştirir. İnsanların her biri kendisinde mevcut olan bir hakikati ve gerçeği idrak edebiliyor. Bu hakikati "Ben" olarak isimlendiriyor ve bu anlayış, her zaman insanda mevcuttur. İnsan bazı zamanlar baş, ayak kol ve diğer uzuvlarını hatta bazen bütün bedenini unutuyor. Fakat "ben" hakikatini unutamıyor. Bu gerçek anlaşıldığı gibi, bölünmez ve parçalanmaz. Beden her zaman çeşitli hallere dönüşür. Zaman geçer ve yeri değişebilir. Fakat bu hakikat (ben) sabittir ve kendi varlığında değişikliği kabul etmez. Eğer maddi bir varlık olsaydı; maddenin özellikleri olan bölünme, değişme, zaman ve mekanı kabul ederdi.

Evet bu özelliklerin hepsini beden kabulleniyor. Ancak ruha olan bağlantısı nedeniyle bu özellikler ruha da nispet edilebilir. Fakat birazcık üzerinde düşünülürse bu zaman, o zaman, şurası, orası, bu tür, o tür, bu taraf, o taraf gibi nispetlerin bedene ait olduklarını görüp, bu nispetlerin ruh hakkında geçerli olmadığını ve bunların beden vasıtasıyla ruha da yansıdığını anlayabiliriz.

Ruhun özelliklerinden olan ilim de aynı niteliği taşır. Eğer ilim madde nitelikli varlık olsaydı, maddelik gereğince bölünme, zaman ve mekan nitelikleriyle nitelenirdi.

Elbette bu bahisle ilgili birçok konular, soru ve cevaplar vardır. Ama onları bu kitaba sığdıramayız. Bilgi edinmek isteyenler diğer İslami felsefeyle ilgili kitaplara müracaat edebilirler.

3- İSLAM AÇISINDAN ÖLÜM

Dar görüşlüler ölümü insanın yok olması ve hayatı, doğuşla ölümün arasındaki zamanla sınırlıyorlarsa da İslam, ölümü, "yaşayışın bir katından diğer bir katına aktarılmaktır" diye açıklıyor. İslam'ın görüşünde insanın yaşamı ebedidir. Ruhun bedenden ayrılması, insanı bir başka hayata götürür. Orada mutlu olanlar, dünyada yaptıkları iyilikler sebebiyle mutludurlar. Ateşe düşenler de, ölümden önceki yaşamlarında yaptıkları kötülükler karşılığında ateştedirler.

Resul-i Ekrem (s.a.a) "Zannetmeyin ölmekle yok olacaksınız. Ölüm sizi bir evden öteki eve götürür." şeklinde buyurmaktadır. [41]

4- BERZAH ALEMİ

Kitap ve Sünnetten anlaşıldığı kadarıyla, ölüm ve kıyamet günü arasında sınırlı ve geçici bir hayat vardır. Bu berzah alemi olup dünya ve ahiret arasında bir vasıtadır.[42]

İnsan ölüm sonrası, inançları ve yaptığı iyi ve kötü ameller sebebiyle özel bir hesaba tabi tutulur. Bu kısa soruşturma sonrası tatlı veya acı bir yaşantıya mahkum olur ve öylece kıyamet gününü bekler.[43]

Berzah alemindeki insanın yaşamı, suç dolayısıyla mahkemeye çağrılıp, ifade verip, dosya düzenlendikten sonra sonucu beklemek için nezarette bekletilen insanın haline çok benzer.

Berzah aleminde insanın ruhu, dünyada yaşadığı gibi olur. İyilerden olursa mutluluğa erişip nimet içerisinde olur ve Allah'ın dergahına yakın olan iyi insanların birlikteliğinden yararlanır. Kötülerden olursa, azap ve zorluk içerisinde şeytan ve dalalet öncüleriyle birlikte olacaktır. Mutluluğa eren bir grubun halini yüce Allah şöyle açıklıyor:

"(Ey Peygamber), Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Onlar diridir ve Rableri katında (Kurb makamında) rızıklanırlar, ferah-fahur bir halde Allah'ın onlara ettiği lütuf ve ihsanlarla onlar, henüz kendilerine katılmayanlara, fakat peşlerinden gelmekte olanlara da bilin ki ne korku vardır onlara, ne de mahzun olurlar diye müjde vermeyi isterler. Allah'ın nimet ve ihsanına nail olduklarından dolayı sevinç içindedir onlar ve Allah, inananların ecrini zayi etmez."[44]

Dünyada mal ve servetini meşru yollarda kullanmayan grubu da şöyle tanıtıyor:

"Sonunda, onlardan birine ölüm gelip çattı mı Rabbim der, beni geriye, tekrar dünyaya yolla da belki iyi işler işlerim ve zayi ettiğim ömrü telafi ederim Hayır, boş bir söz onun söylediği. Onların önlerinde, diriltilip mezarlarından çıkarılacakları güne dek bir berzah var."[45]

5- KIYAMET VE AHİRET

Semavi kitapların içinde kıyamet günü hakkında ayrıntılarıyla söz eden, yüzlerce yerde çeşitli isimlerle bu günü hatırlatıp dünya ve ehlinin bu gündeki halini, bazen ayrıntılarıyla ve bazen kısaca değinen yalnız Kur'an-ı Kerim'dir. Bu günün ismi Tevrat'ta geçmemiş. İncil kitabındaysa kısaca işaret edilerek geçilmiştir.

Kur'an-ı Kerim defalarca şu hususu vurgulamıştır ki, kıyamet gününe inanmak, Allah'ın birliğine inanmakla denktir ve İslam dininin üç temel aslından biridir. Buna inanmayan, İslam dininden sayılmaz ve ebedi helak olmayı hak eder.

Sözün gerçeği de şudur. Çünkü eğer Allah'tan taraf hesap ve kitap, ödül ve ceza olmasaydı dini daveti oluşturan ilahi emirler ve nehiylerin hiçbir etkisi olmazdı. Nübüvvet ve tebliğ unsurunun olup olmaması netice itibarıyla aynı olurdu. Belki olmaması daha mantıklı olurdu, zira dini kabul edip kurallarına uymak bir nevi zorluğu ve ağırlığı yüklenmek ve özgürlüğü selbetmektir. Eğer bu dine uymanın eseri olmazsa halk da bu ağırlığı kabul etmeyip doğal özgürlüklerinden el çekmezler.

Buradan anlaşılıyor ki kıyamet gününü hatırlatmak dini davetin aslı kadar önemlidir. Ve yine anlaşılıyor ki kıyamet gününe inanmak, takvalı olmakta ve günahlardan kaçınıp, beğenilmemiş ahlaktan arınmaya en büyük etkendir. Nasıl ki bu günü unutmak veya ona inanmamak her günahın ve suçun kökenidir. Allah-u Teâla Kur'an'da şöyle buyuruyor:

"Allah yolundan sapanlara, soru gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap var."[46]

Görüldüğü gibi ayet-i kerimede hesap gününü unutmak, her günahın kaynağı sayılmıştır.

İnsan ve dünyanın yaratılışında, semavi şeriatların hedefinde tefekkür etmek böyle bir günün (kıyamet günü) gelecekte olmasını apaçık ortaya koymaktadır.

Yaratılışta meydana gelen işler üzerinde dikkatle düşündüğümüzde hiçbir işin -ki zorunlu olarak bir nevi hareketi içerir- sabit hedef taşımadan oluşmadığını anlarız. İşin kendisi hiç bir zaman asil ve müstakil olarak kastedilmiş ve istenilmiş olmaz. Devamlı bir hedef ve gayeye mukaddimedir ve o hedefe yönelik bu işler de istenilir. Hatta sathi ve yüzeysel görüşlerin hedefsiz saydığı örneğin doğal fiiller, çocukların oynaması vb. işlere dikkatle bakarsak kendilerine uygun hedef taşıdıklarını görürüz. Genellikle harekete sahip olan doğal fiiller, hareketin hedefi olan hedeflere sahiptirler; çocukların oynamasında da oyunlara uygun hayali ve vehmi hedefler vardır ki, çocuklar oynamakla o hedefe ulaşmak amacındadırlar.

Elbette dünyanın ve insanın yaratılışı, Allah'ın işidir. Allah da hedefsiz ve gayesiz işler yapmaktan, devamlı yaratıp, rızık verip, öldürüp ve yine aynı işi tekrar başlatıp düzeltmekten ve yok etmekten münezzeh ve beridir.

Öyleyse insanın ve dünyanın yaratılışında sabit hedeflerin varlığı kaçınılmazdır. Elbette bu hedeflerin nihai faydaları yine yaratılanlara döner, Allah'a değil. Şu halde diyebiliriz ki insan ve dünya sabit bir yaratılışa, fena ve yokluğu kabul etmeyen yetkin bir vücuda doğru ilerliyor.

Yine dini eğitim açısından halka baktığımızda görürüz ki dini eğitim ve ilahi rehberlik sonucu toplum iki gruba ayrılır: Biri iyi işler yapanlar, diğer grup ise kötü işler yapanlar. Bununla birlikte dünya yaşayışında bu iki grubun arasında hiçbir özellik yoktur. Çoğu zaman ilerleme ve başarı, kötü ve zalim insanlarındır ve iyilik yapmak, bazı zorluklara katlanmakla ve çeşitli zulümleri görüp mahrumiyet çekmekle birliktedir.

Sonuçta ilahi adlin gereği bir başka yaşayışın yaratılmasıdır ki bu iki grubun her biri, yaptıkları ameller karşısında karşılık alsın ve dünya yaşayışlarına uygun bir karşılık da orada görsünler. Allah-u Teâla Kur'an-ı Kerim'de bu iki delile işaret ederek buyuruyor ki:

"Ve biz gökleri ve yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri eğlence için, boşu-boşuna yaratmadık. Biz onları, ancak gerçek olarak yarattık ve fakat çoğu bilmez."[47]

"Ve biz göğü ve yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri boş yere yaratmadık; bu, kafir olanların zannı; artık vay haline kafirlerin ateşten. İnananlarla iyi işlerde bulunanları, yeryüzündeki bozguncular gibi mi tutacağız, yahut çekinenlere, doğru yoldan çıkanlara ettiğimiz muameleyi mi yapacağız?"[48]

Başka bir ayette iki delili bir arada söz konusu ederek şöyle buyuruyor:

"Yoksa kötülük kazananlar, kendilerini de iman edenler ve iyi işlerde bulunanlarla eşit mi tutacağız dirilikleri de, ölümleri de onlarla bir mi olacak sanıyorlar? Ne de kötü hükmediyorlar. Ve halk etmiştir Allah gökleri ve yeryüzünü gerçek olarak ve herkes kazancına göre karşılık bulsun diye ve onlara zulmedilmez."[49]

6- BİR BAŞKA AÇIKLAMA

Kitabın ikinci bölümünde, Kur'an'ın zahir ve batını hususunda bahsettiğimizde işaret ettik ki Kur'an-ı Kerim'de İslami bilgiler çeşitli metotlarla açıklanmıştır. Bu metotlar genel olarak zahir ve batın diye ikiye ayrılır.

Zahir metoduyla açıklama, bütün halkın aklının anlayabileceği bir açıklama türüdür. Fakat batın metoduyla açıklama, bazı insanlara ait olup ancak manevi hayat ruhuyla idrak edilebilir bir açıklama türüdür.

Zahir metodundan kaynaklanan açıklamalarda Allah-u Teâla varlık aleminin maliki ve yaratılış dünyasının mutlak hakimi olarak tanıtılıyor. Dünyanın yaratıcısı, sayısız melekler yaratmıştır ki O'nun her tarafa verdiği emirleri yerine getiriyorlar; yaratılanların her bölümü ve o bölüme hakim olan düzen onların bir grubuna mahsustur.

İnsan türü de O'nun emirlerine uyup, nehiylerinden kaçınmaları gereken yarattıklarından ve kullarındadır. Peygamberler Allah'ın buyruklarını taşıyanlar, O'nun şeriat ve kanunlarını getirenlerdir. Allah bu kanunları göndermiş ve uygulanmasını istemiştir.

Allah-u Teâla'nın iman ve itaate ödül ve sevap , küfür ve günaha da azap vadinde bulunması ve kesinlikle verdiği vadeleri gerçekleştireceğini buyurması ve yine Allah'ın adaleti, bir başka dünyada, bu dünya hayatında iyilik ve kötülüklerine uygun olarak yaşamayan iyileri ve kötüleri birbirinden ayırıp iyilere ödül verip iyi bir yaşama kavuşturmasını, kötüleri de azap dolu sıkıcı bir hayatta bırakmasını gerektiriyor.

Allah-u Teâla, adaleti gereğince ve verdiği vadelere göre bu dünyada yaşayan insanları istisnasız olarak başka bir dünyada diriltip hakiki olarak aralarında hakla hüküm edecek. Haklının hakkını verip, mazlumun hakkını zalimden alacaktır. Aynen herkese amelinin karşılığını verecek, bir grubu cennete diğer bir grubu da cehenneme gönderecektir.

Şimdiye kadar anlatılan , Kur'an'ın zahir metoduyla açıklama türüdür. Bunların hepsinin doğru olmasını kabul ederek şunu da ekliyoruz ki; bu açıklama, insanın sosyal düşüncesinden kaynaklanan bir takım öğelerden oluşmuş ve düzenlenmiştir ki, faydası daha kapsamlı ve geçerlilik alanı daha geniş olsun.

Gerçekler sahasında adım atanlar ve Kur'an'ın batini dilini biraz olsun anlayanlar, bu açıklamalardan genel insanların kavrayış düzeyini aşan bir takım şeyleri idrak ederler. Kur'an-ı Kerim de bazen anlaşılır açıklamaları arasında bu tür açıklamaların batini anlamlarına işaret ediyor.

Kur'an, farklı işaretleriyle dolaylı olarak şunu belirtiyor ki, yaratılış dünyası -insan da dahil olmak üzere- sürekli kemale doğru ilerlemekte olan tevkini hareketinde tüm parçalarıyla Allah'a doğru hareket etmektedir ve bir gün gelecek ki bu hareket sona erecek; Allah'ın büyüklüğü ve azameti karşısında benliğini ve özgürlüğünü büsbütün kaybedecektir.

Dünyanın parçalarından biri olan ve kendisine özgün kemale, şuur ve ilim vasıtasıyla erişen insan da hızla kendi Rabbine doğru ilerliyor. Hareketini bitirince yegane Allah'ın birliğini ve hakkaniyetini apaçık bir şekilde görecektir. O, her üstün sıfatın, varlık ve tüm güçlerin Allah'a mahsus olduğunu görecektir. Bu vesileyle her şeyin gerçeğini olduğu gibi idrak edecektir.

Ebediyet dünyasının ilk durağı burasıdır. Eğer insan, iman ve salih ameliyle bu dünyada Allah ile kendi arasında kopmaz bir bağ oluşturur, O'nun dostlarıyla kendisi arasında sevgi icat edebilirse yukarı alemde de Allah'ın indinde olup temizlerle beraber olacaktır. Ama eğer bu dünya hayatına bağlanıp temelsiz ve geçici lezzetlerini tercih edip yukarı alemden kopup Allah'la irtibat kurmayıp, iyilerle ülfet edinmezse büyük bir azaba duçar olup, ebedi felakete düşecektir.

Doğrudur ki, insanın iyi ve kötü amelleri bu dünyada geçici ve yok olur niteliğine sahiptir fakat iyi ve kötü amellerin sureti insanın batınında yerleşip devamlı insanla birlikte olur. Bunlar insanın gelecek yaşamının acı ve tatlı sermayesidir.

Söz konusu konuları aşağıdaki ayetlerden elde edebiliriz:

"Şüphe yok ki (mutlak) dönüş, Rabbinedir." [50]

"İyice bilin ki bütün işlerin dönüşü Allah'a doğrudur."[51]

"İşte bugün hüküm Allah'ındır."[52]

"Ey inanmış, şüpheden kurtulmuş can, dön Rabbine, ondan razı olarak ve rızasını kazanmış bulunarak. Artık katıl kullarımın arasına ve gir cennetime."[53]

Kıyamet günü bazı insanlara olunacak hitabı anlatırken şöyle buyuruyor:

"Sen gaflet etmiştin bundan, derken perdeleri kaldırdık gözünden, artık gözün keskindir bugün."[54]

Kur'an-ı Kerim'in tevili (Kur'an'ın kaynaklandığı hakikatler) hakkında şöyle buyuruyor:

"Onlar Kur'an'ın tevilinden başka bir şeye mi bakıyorlar? Ancak onun hakikatleri açıklandığı gün, bunu unutanlar diyecekler ki; Rabbimiz peygamberleri hak gönderdi. Şimdi şefaatçılardan biri var mı ki şefaat etsin bize yahut da tekrar dünyaya dönmemize izin verilse de, ordayken yaptığımız işlerden başka işler yapsak. Onlar zarar edenlerdir ve iftira ettiklerini kaybettiler."[55]

Yine şöyle buyuruyor: "O gün Allah, onlara hak ettikleri mükafatlarını tam verir. Onlar da bilirler ki, Allah apaçık gerçek Hak'tır."[56]

"Ey insan şüphe yok ki sen, Rabbine kavuşmak için çeşitli meşakkatlere düşersin. Sonunda da ona kavuşursun."[57]

"Kim Tanrıya ulaşmayı umarsa, şüphe yok ki Allah'ın takdir ettiği zaman elbette gelecektir."[58]

"Rabbiyle buluşmayı uman, iyi ameller yapsın ve Allah'a kulluk etmesinde kimseyi eş tutmasın."[59]

"Derken o pek büyük felaket (kıyamet) gelip çatınca, insan o gün anlar, hatırlar neye çalıştığını. Ve cehennem, belirtilir görene. Artık kim azmışsa, dünya yaşayışını üstün tutmuşsa, artık cehennemdir onun yeri-yurdu. Ve ama kim, Rabbinin durağından korkup da nefsi, dileğinden çekmişse, şüphe yok ki cennettir onun yeri-yurdu."[60]

Amellerin karşılığının mahiyetini açıklarken şöyle buyuruyor:

"Ey kafir olanlar, bu gün mazeret getirmeyin. Çünkü siz, ancak yaptığınız şeylerle cezalandırılıyorsunuz."[61] (Cezalandırıldığınız şeyler, yapmış olduklarınızın bizzat kendisidir.)

7- YARATILIŞIN SÜREKLİLİĞİ

Gördüğümüz bu evren sonsuz ömre sahip değildir. Bir gün gelecek ki dünya ve ehli buradan göç edecekler. Nitekim Kur'an bunu doğrulayarak şöyle buyuruyor:

"Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri hak ile yarattık ve belirli müddet için."[62] (Belirlenen ve sınırlı bir müddet için.)

Acaba bu dünya ve insan nesli yaratılmadan daha önce bir dünya ve insan nesli yaratılmış mıydı? Dünya ve ehli yok olduktan sonra (nasıl ki Kur'an yok olacak haberini veriyor) yeni bir dünya ve insan yaratılacak mı? Bunlar bir takım sorulardır ki cevabında Kur'an-ı Kerim'de işaretten başka açık bir cevap yoktur. Fakat Ehl-i Beyt'ten nakledilen rivayetlerde bu sorulara olumlu cevaplar verilmiştir.[63]

 


 

 

İMAMI TANIMA

1- İmamın Anlamı.

2- İslam Hükümetinde Peygamber'in (s.a.a) Halifesi ve İmamlık.

3- Geçen Konuların Teyidi.

4- İlahi Öğretilerde İmamet. 

5- İmam ve Nebi Arasındaki Fark.

6- Amellerin Batınında İmamet.

7- İslam Liderleri ve İmamlar.

8- Kısaca On iki İmamın Hayatı.

9- Genel açıdan Hz. Mehdi'nin Zuhuru.

10- Özel Açıdan Hz. Mehdi'nin Zuhuru.

 

1- İMAMIN ANLAMI

Bir topluma öncülük yapıp onlara, siyasi veya içtimai yahut ilmi veya dini açıdan önderlik yapan kimseye imam veya lider denir. Elbette bu konuların ortamına bağlı olarak, liderin hareket alanı da daralır veya genişler.

Mukaddes İslam dini -önceki bölümlerde açıklığa kavuştuğu gibi- bütün yönleriyle tüm insanların yaşantısını göz önünde bulundurarak düsturlar vermiştir. Beşerin manevi hayatını inceleyip yol göstermiştir. Maddi yaşantısında kişisel hayatını ve idare sistemini açıkladığı gibi, sosyal yaşantısında da liderlik konusuna (devlet meselesi) müdahale etmiştir.

Söz konusu yönler itibariyle İslam'da imamet ve liderlik konusu üç açıdan incelenebilir: İslam hükümeti, İslami öğretiler ve hükümleri açıklama ve bilahare toplumu manevi hayatında irşad edebilme açılarından.

Şia inancına göre İslami toplumun bu üç yönün hepsine zaruri ihtiyacı olduğu gibi bu konuları ve işleri üstlenen kişi de Allah veya peygamber tarafından tayin olmalıdır. Elbette Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) tayini Allah'ın emri üzerine gerçekleşir.

2- İSLAM HÜKÜMETİNDE PEYGAMBERİN HALİFESİ VE İMAMLIK

Uyumlu bir şekilde yaşayan bir toplumun, devletin, şehrin, köyün, kabilenin ve hatta bir kaç kişiden oluşan ailenin veli ve başkanı olmadan sosyal hayatına devam edemeyeceğini, bu başkanın irade ve istekleri diğer şahsi iradelere hakim olmadıkça ve onları kendi içtimai görevlerine sevk etmedikçe ayakta duramayacağını, kısa bir süre içerisinde bölünüp yok olacağını, herkes fıtratıyla hiçbir şüpheye yer vermeden anlar.

Dolayısıyla toplumun (küçük ve büyük) bekasını düşünen veli ve başkan, geçici veya devamlı olarak toplumundan ayrılmak isterse kuşkusuz kendi yerini boş bırakıp toplumun beka ve zevalına göz yumamaz.

Ev halkını bir kaç gün yada bir kaç ay terk eden aile reisi, bir müessese veya okul müdürü, emri altında birkaç kişi çalıştıran kimse iş yerinden birkaç saatlik de olsa ayrılmak istediğinde yerine birisini tayin edip diğerlerinin ona başvurmalarını ister.

İslam dini Kitap ve Sünnet'in kesin nassına göre fıtrat üzerine kurulu bir dindir. Bunu, İslam'ı tanıyan da, tanımayan da İslam'ın çehresinde müşahede edebilir. Allah ve Resulünün bu dinin toplumsal yönü için verdikleri önem inkar edilemez ve hiçbir şeyle ölçülemez derecede olduğu da bilinmektedir.

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) İslam'ın hakim olduğu yerlerde birlik ve beraberliği sağlamayı hiç de unutmadı. İslam hükümeti sınırlarına dahil olan şehir ve köylere en kısa bir zamanda vali tayin edip Müslümanların işini ona havale ediyordu. Hatta cihat için hazırlanan ordulara başkanlık konusunun önemini hatırlatmak için bir kaç tane komutan seçiyordu. Mute savaşına hazırlanan orduya dört komutan seçti, biri şehit düşerse diğerleri sırayla bu görevi üstlenecekti.

Aynı şekilde hilafet konusunu da önemseyerek lüzumlu gördüğü vakitler halifesini tayin etmekten çekinmedi. Medine'den ayrıldığı zaman yerine vali tayin etti. Hatta Mekke'den Medine'ye hicret ettiğinde, kendisine ait olan özel işlerini ayarlamak ve yanında olan emanetleri sahiplerine döndürmek için de Ali'yi (a.s) yerinde vekil kıldı. Aynen vefatından sonraki şahsi işlerini ayarlamak ve borçlarını ödemek için Ali'yi (a.s) vekil tayin etti.

Şia diyor ki, bu delillere göre Peygamber-i Ekrem'in, yerine halife tayin etmeyip Müslümanları başı boş terk ederek, onların toplumunu yönetecek kimseyi tayin etmeden vefat etmesi düşünülemez.

Bir toplumun oluşması, çoğunluğun kabullendiği bir takım ortak gelenek, kanun ve kaidelere bağlı olduğu gibi sebat ve bekası da adalet üzerine kurulan bir hükümete muhtaçtır. Bunun öneminde, hiç bir insan fıtratının şüphesi olamaz. Özellikle İslam şeriatının dikkat ve geniş boyutlu olduğuna, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) İslam'a verdiği önem, bu yolda gösterdiği fedakarlıklara, vahiy ve nübüvvet teyidinden geçersek üstün akıl ve güçlü tedbirine bakarsak bu şüpheye hiçbir yer kalmamaktadır.

Ehl-i Sünnet ve Şia kanalıyla (Fiten ve diğer bablarda zikredilen) tevatür derecesine varmış bir çok hadislerden anlaşıldığı üzere, Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) vefatından sonra İslam toplumuna sızacak fitne ve belaları, mukaddes İslam dinini kendi kötülük ve sapıklıklarına feda edecek Al-ı Mervan hükümeti gibi hükümetlerin çıkaracakları fesatları, ayrıntılarına kadar açıklamıştır. Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) kendisinden, yıllarca (belki binlerce yıl) sonra gelecek küçük hadiseleri ve belaları gaflet etmeden söylüyordu. Kendisinden hemen sonra meydana gelecek çok büyük olaylardan gaflet etmesi veya onlara özen göstermemesi düşünülebilir mi? En ufak ve doğal yemek ve içmek gibi işlere müdahale edip yüzlerce emir veriyor da, bu kadar değerli ve önemli konuda susup, yerine halife tayin etmiyor mu?

Ancak muhal ve düşünülmez olmasıyla birlikte Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) halife seçimini ümmetin üzerine bırakmış olması farz edilse bile, yine de bu konuda yeterli düsturlar vermesi gerekirdi. Ta ki İslam ümmeti dinin bekasında ve İslam toplumunun ilerlemesini sağlayan ve dini şiarları yücelten konuda daha da basiretli ve bilgili olsunlar.

Halbuki böyle bir dini emirden ve nebevi açıklamadan hiçbir haber yoktur. Eğer olsaydı Peygamber-i Ekrem'den sonra gelen halifeler o emirleri hiçe saymazlardı. Oysa birinci halife vasiyetle hilafeti ikinci halifeye, dördüncü halife de aynı şekilde oğluna, ikinci halife üçüncü halifeyi altı kişi seçip nizamnamesini hazırladığı bir şura vasıtasıyla başa getirdi. Muaviye İmam Hasan'ı (a.s) barışa mecbur edip böylece hilafeti ele geçirdi. Bundan sonra hilafet irsi saltanata dönüşerek tedricen İslam'ın özen gösterdiği dini şiarlar, cihat, marufu emretmek, münkerden sakındırmak, had uygulama vb. şeyler toplumdan göç etti ve Peygamber'in çektiği zahmetler boşa gitti.[64]

Şia, beşerin doğal kavrayışı üzerinde akıllıların sürüp giden siresini, İslam'ın fıtratı ihya etme amaçlı temel görüşlerini, Resul-i Ekrem'in toplumsal metodunu inceleyerek, vefatından sonra Müslümanların başına gelen üzücü hadiseleri ve hicretin ilk yıllarında İslami hükümetlerin izledikleri yöntemler üzerinde düşünerek şu sonuca varıyor ki; Peygamber-i Ekrem'den (s.a.a) sonraki halife ve imamla ilgili olarak açık ve sarih hüküm vardır. Tevatür derecesine varmış kesin hadisler ve ayetler örneğin Velayet ayeti, Gadir, Sefine, Sakaleyn, Hak, Menzilet, Davet-i Aşire-i Akrabin vb. hadisler bu gerçekle ilgilidirler.[65] Fakat, bir takım nedenler gereğince bunlar gizletilmiş veya şahsi isteklere göre yorumlanmıştır.

3- GEÇEN KONULARIN TEYİDİ

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) hastalığının son günlerinde, yanında sahabeden bir kısmı hazırken şöyle buyurdu: "Bana kağıt ve mürekkep getirin, ta ki benden sonra dalalete düşmemeniz için bir şey yazayım." Oradakilerden bazısı, "Peygamber sayıklıyor; Allah'ın kitabı bize kafidir." deyince gürültü koptu. Peygamber de, "Peygamber yanında gürültü olunmaz, kalkın gidin." buyurdular.[66]

Geçen bölümde söz edilen konulara dikkat edilirse Peygamberin maksadının açıklanmasına engel olanların daha sonra seçimle hilafete geçen şahıslar olması özellikle Ali (a.s) ve dostlarına haber vermeden seçimin yapılması ve onları olup bitmiş bir işle karşı karşıya bırakmaları açıkça gösteriyor ki, Peygamberin bu hadisten maksadı kendi halifesini tanıtıp Ali'yi (a.s) hilafete seçmekti.

Peygamberin huzurunda denilen sözden maksat da gürültü çıkarıp Peygamberi kararından vazgeçirmekti. Denilen söz, ciddi olarak kastedilmemişti.

Çünkü evvela, Peygamber-i Ekrem hastalık boyunca hiç bir yersiz söz konuşmadı ve konuştuğuna dair bir şey de rivayet edilmemiştir. Dini açıdan da hiç bir Müslüman ilahi ismetle korunmuş kimseye sayıklama nisbeti veremez.

İkinci olarak da, eğer gerçekten Peygamberin sayıkladığını vurgulamak kastedilmiş olsaydı, "Kur'an bize kafidir" cümlesinin bir anlamı olmazdı. Zira Peygamber'in sözlerinin sayıklama olduğunu ispat etmek için hasta olduğu delil olarak öne sürülürdü, "Kur'an varken Peygamberin sözüne ihtiyacımız yoktur" cümlesi değil. Hiç bir sahabeye, Kur'an'ın, Peygamberi itaati farz birisi olarak bildirmesi gizli kalmamalıdır. Kur'an'ın nassına göre, Peygamber'in sözleri Allah'ın kelamıdır. Allah ve Peygamberi'nin karşısında kimsenin seçme hakkı ve özgürlüğü yoktur.

Üçüncü olarak da, aynı olay birinci halifenin ölüm hastalığında da tekrarlandı. Osman halifenin emriyle onun vasiyetini yazarken halife bayıldı. Bununla birlikte ikinci halife Peygambere söylediği sözü tekrar etmedi.[67]

Kaldı ki, ikinci halife, İbn-i Abbas'ın naklettiği hadiste[68] bu gerçeğe itiraf ederek diyor ki: "Ben anladım ki, Peygamber (s.a.a) Ali'nin hilafetini pekiştirmek istiyor. Fakat ben maslahatı düşünerek bozdum." Yine diyor ki: "Hilafet Ali'nin hakkıydı.[69] O hilafete geçseydi milleti hakka ve doğru yola sürecekti, Ancak Kureyş buna boyun eğmezdi. Buna göre onu hilafetten men ettik."

Halbuki dini ölçülere göre hak yoldan çıkanları hakkı kabul etmeye zorlamalıdırlar, değil ki onlar için hak terk edilsin. Birinci halifeye, Müslüman kabilelerden bazısı zekat vermekten çekiniyorlar haberi verilince onlarla savaşın emrini verdi ve söyledi: "Peygambere verilen devenin ayağını bağlama ipi bana da verilmezse onlarla savaşırım."[70] Bu sözden maksat şu ki, hak ne pahasına olursa olsun yücelmelidir. Elbette şüphe yok ki, hilafet konusu bir ipten daha değerli ve önemlidir.

4- İLAHİ ÖĞRETİLERDE İMAMET

Peygamberi tanıma bölümünde geçti ki, zorunlu ve sabit genel hidayet yasası gereğince, bütün yaratık türleri, tekvin ve yaratılış yoluyla, kendi türünün saadet ve kemaline doğru ilerliyor.

İnsan türü de yaratılış türlerinden biri olduğuna göre bu genel kanundan müstesna olmayıp gerçeklere eğilim ve sosyal tefekkür isteğine sahip olduğu için yaşamında dünyevi ve uhrevi mutluluğunu gerçekleştirecek belirli bir yola hidayet olmalıdır. Bir başka ibareyle şöyle diyebiliriz: insan, insani değerini ve saadetini elde edebilmek için bir takım inanç ve ameli vazifelere muhtaçtır. Ta ki yaşama tarzını ona uydursun. Din denilen hayat programını kavrama yolu da akıl yolu değildir. Beşeriyet dünyasında, peygamber denilen bazı ilahi kişilere verilen vahiy yoludur. Toplumun, insani görevlerini vahiy vasıtasıyla Allah'tan alıp, toplumun saadetini temin etmek amacıyla onlara duyuran ancak peygamberlerdir.

Bu delil, toplumda böyle bir idrakin zorunluluğunu icab ettiği gibi beşeri elin dokunmadığı bu programı koruyup ihtiyaç duyulduğu zaman onlara iletecek şahısların da bu toplumda var olma zorunluluğunu ispat eder.

İlahi lütuf nasıl insani görevleri vahiy vasıtasıyla alıp topluma öğreten şahısların olmasını gerektiriyorsa, aynen bu semavi ve insani görevleri, beşeriyet dünyasında devamlı korumak ve gerektiği zaman topluma öğretmek amacıyla, dini bilen bir takım şahısların da mevcut olmasını gerektiriyor.

Nasıl ki vahiy ruhunu ve nübüvveti üstlenip, Allah tarafından semavi şeriatları ve hükümleri alıp topluma duyurmak görevini teseddi edene "Nebi" denir. Semavi dinleri korumayı üstlenip Allah tarafından bu makama seçilen kimseye de "İmam" denir. Nübüvvet ve imamet makamlarının bir şahısta bulunmasının mümkün olduğu gibi ayrı ayrı şahıslarda olması da mümkündür.

Peygamberlerin masum olmasını ispat eden delil, imamın masum olmasını da ispat eder. Çünkü Allah (c.c), tüm zamanlar için dini tahrif olmadan bildirmelidir ve bu, ilahi masumiyet ve ismet olmaksızın gerekleşmez.

5- İMAM VE NEBİ ARASINDAKİ FARK

Peygamberler vasıtasıyla alınan semavi şeriatlar ve hükümlerle ilgili sunulan delil yalnız vahyin aslını yani semavi hükümlerin alınmasını ispat eder, onun sürekliliğini ve her zaman için olacağını ispat etmez. Fakat dini korumak süresiz ve devamlı olmalıdır. Buna göre her asırda toplumun içerisinde peygamberlerin olması gerekli değildir. Ama dini koruması gereken imamet makamı toplumda olması gerekli olduğu gibi, toplumda imamın olması da zaruridir ve toplumun bu imamı tanıyıp tanımaması sonucu değiştirmez. Allah-u Teâla Kur'an'da şöyle buyurmaktadır:

"Eğer onlar (küfredenler) bunları tanımayıp küfre sapıyorlarsa, andolsun, biz buna (karşı) küfre sapmayan bir kavmi vekil kılmışızdır."[71]

İşaret edildiği gibi nübüvvet ve imamet makamı bir şahısta bulunabilir. Bir şahıs peygamberlik ve imamlık (şeriatı Allah'tan alma ve koruma) makamlarına bir zamanda sahip olabildiği gibi başka şahıslarda da, bu iki makamın olması mümkündür. Peygamberlerin sayısı sınırlıdır. Buna göre de peygamber olmayan asırda, hak imamın olması gereklidir. Allah-u Teâla, Kur'an-ı Kerim'de peygamberlerin bir kısmını imamet makamıyla överek şöyle buyuruyor:

"Hani Rabbi, İbrahim'i bir takım kelimelerle denemeden geçirmişti. O da bunları tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim'e) "Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım" demişti. (İbrahim) "ya soyumdan olanları?" deyince, Allah "Benim ahdim zalimlere erişmez" demişti."[72]

Ve yine buyuruyor ki:

"Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten imamlar kıldık."[73]

6- AMELLERİN BÂTININDA İMAMET

İmam, insanların amellerinin zahirine önder olduğu gibi batınında da önderlik ve imamlık makamına sahiptir. Batın yoluyla Allah'a doğru hareket eden insanlık kafilesinin önünde hareket eden imamdır.

Bu hakikatin aydınlığa kavuşması için aşağıdaki iki mukaddimeye dikkat etmeliyiz.

Birincisi: Şüphe yok ki İslam ve sair semavi dinlere göre insanın, ebedi ve gerçek mutluluğunun ve şekavetinin bir tek vesilesi onun iyi ve kötü amelleridir. İyilik ve kötülükleri, semavi dinlerin öğretmesinin yanı sıra, insan kendi fıtratıyla da onları idrak edebilir.

Allah vahiy ve nübüvvet yoluyla bu amelleri, beşeri tefekkür tarzına uygun içtimai dilimizle, emir, nehiy, övme ve kötüleme şeklinde açıklamıştır. İtaat edenlere, insanın kemali isteklerinin hepsini içeren ebedi ve tatlı bir hayatı müjdeleyip, zalimlere ve kötü amelli insanlara her türlü başarısızlığı, ebedi ve acı hayatı içeren bir haber veriyor.

Şüphesiz her türlü tasavvurdan yüce olan Allah'ın, bizim gibi sosyal tefekkürü yoktur. Bu kulluk ve efendilik, emir ve itaat etme, emir-nehiy, ceza ve ödül konuluşu, toplumsal yaşantımız dışında mevcut değildir. Allah'ın makamı, yaratma makamıdır. O'nda her türlü varlığın varlığı, gerçek bağlantılara göre Allah'ın yaratmasına bağlıdır.

 Kur'an-ı Kerim'in[74] ve Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) işaret ettikleri gibi, din bizim doğal akıllarımızın anlayamayacağı bir takım gerçekleri ve eğitileri içermiştir, anlayabileceğimiz ve fikrimiz dengesinde de nazil olmuştur.

Buradan şu sonuca varmalıyız ki: İyi ve kötü ameller ile ebedi hayat ve özellikleri arasında gerçek bir irtibat vardır ve o dünyada iyi ve kötü hayat Allah'ın iradesiyle o amellere bağlıdır.

Kolay bir ibareyle şöyle diyebiliriz: İyi ve kötü ameller insanın kalbinde insanın geleceğini belirten gerçekleri oluşturur. İnsan bilse de bilmese de eğitilen bir çocuğa benzer. Çocuk velisinden aldığı yap-yapma emirlerini duymaktan ve yaptığı işlerden başka bir şey anlamaz. Ama eğitilip bir takım karakteristik haletleri kendisinde hazırlayıp, toplumun içerisine düştüğünde mutlu bir hayata erişmiş olur ve eğer bunun hayrını isteyen velisinin emirlerine uymazsa, toplumda bedbahtlıktan başka bir şey elde edemez.

Veyahut doktorun emriyle özel yemeklere, ilaçlara ve spora görevlenen hastaya benzer. Hasta bunları uygulamaktan başka bir şey yapmıyor ancak, bunları uyguladıktan sonra vücudunda düzenli bir sağlık elde edip her çeşit mutluluğa ve iyiliğe kavuşur.

Kısacası insan, dünyevi hayatıyla birlikte amellerinin kaynaklanıp, ilerleyip ve bilahare uhrevi hayatında mutluluğunu veya felaketini kesinleştiren, manevi bir hayata da sahiptir.

Kur'an-ı Kerim de aklın kavradığı bu gerçeği teyit ederek bir çok ayetlerde[75] iman ehline ve iyilik sevenlere bu ruhtan daha aydın bir ruh ve hayattan daha yüce bir hayat ispat ettiği gibi amellerin batını sonucunu devamlı insanla birlikte biliyor. Peygamber-i Ekrem'in bir çok hadislerinde de buna işaret edilmiştir. [76]

İkincisi: Bizler bazılarını iyi veya kötü işe davet ederiz ama kendimiz birçok zamanda dediğimiz şeye amil olmayız. Fakat peygamberler ve imamlar hiçbir zaman emrettikleri şeyi terk etmezler. Çünkü hidayet ve liderlikleri Allah'ın emriyledir. Onlar toplumu hidayet ettikleri dinle kendileri de amel ediyorlar. Toplumu davet ettikleri manevi hayata kendileri de sahip olmalıdırlar. Zira Allah bir kimseyi hidayet etmedikçe toplumun hidayetini ona havale etmez ve Allah'ın özel hidayeti hiçbir zaman yok olmaz.

Bu açıklamalardan şu sonuçları çıkarabiliriz:

1- Her ümmette o ümmetin peygamberi ve imamı, toplumu davet ettikleri dinin, manevi hayatın en üstün derecesine sahip olmalıdırlar. Çünkü davet ettikleri şeye gerektiği şekilde amel edip manevi hayatına sahiptirler.

2- Önder ve toplumda birinci oldukları için herkesten daha üstündürler.

3- Allah'ın emriyle ümmetin imamlığını kabul eden şahıs toplumun zahiri amellerinde önder olduğu gibi manevi hayatlarında da onların önderidir ve amellerin gerçeği onun imamlığıyla seyreder.[77]

7- İSLAM LİDERLERİ VE İMAMLAR

Geçen bölümlerden aldığımız sonuç gereği İslam dininde Peygamber-i Ekrem'den (s.a.a) sonra İslam ümmeti içerisinde Allah tarafından bir imam (nasbedilmiş önder) vardır. Peygamber-i Ekrem'den (s.a.a) rivayet edilen hadislerde,[78] imamların sıfatları, sayıları, hepsinin Kureyş kabilesinden ve Peygamber'in (s.a.a) Ehl-i Beyti'nden oldukları ve onların sonuncusunun da Hz. Mehdi (a.s) olduğu yer almıştır.

Aynı şekilde Peygamber-i Ekrem'den (s.a.a) birinci imam olan Hz. Ali'den (a.s) hakkında[79] bir çok naslar vardır. Peygamber'den (s.a.a) ve Ali'den (a.s) ikinci imamın imamlığında ve diğer imamların hakkında bir çok hadisler vardır. İmamlar da kendilerinden sonraki imamı tayin etmişlerdir.

Bu nasslar gereğince, İslam'ın rehber ve önderleri on iki kişidir, mukaddes isimleri şunlardır:

1- Ali b. Ebu Talib.

2- Hasan b. Ali.

3- Hüseyin b. Ali.

4- Ali b. Hüseyin.

5- Muhammed b. Ali.

6- Cafer b. Muhammed.

7- Musa b. Cafer.

8- Ali b. Musa.

9- Muhammed b. Ali.

10- Ali b. Muhammed.

11- Hasan b. Ali.

12- Mehdi b. Hasan.

Hepsine Allah'ın selamı olsun.


 

[1]- Allah-u Teâla Kur'an'da bu tür burhana işaret ederek şöyle buyurmuştur:

"Peygamberleri dediler; gökleri ve yeryüzünü yaratan Allah'ta şüphe edilir mi? (O, gökleri ve yeryüzünü yokluktan yaratmıştır)." (İbrahim/10)

[2]- Allah-u Teâla şöyle buyuruyor: "Şüphe yok ki, göklerde ve yeryüzünde deliller var elbet inananlara. Ve sizin yaratılışınızda ve yürüyen mahlukatı yayışında iyice inanıp anlamış topluluğa deliller var. Ve geceyle gündüzün, birbiri ardınca gelip gitmesi ve Allah'ın, gökten, rızka ait yağmur yağdırıp da o sayede ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesi ve rüzgarı dilediği yerden dilediği yere estirmesi, delillerdir akıl eden topluluğa. İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir ki gerçek olarak okuyoruz sana; Allah'ın sözünden ve delillerinden sonra hangi söze inanırlar ki?" (Casiye/3-6)

[3]- Cemel savaşında bir Arap Müminlerin emiri Hz. Ali'ye (a.s) yaklaşarak "Ey Emir-el Müminin, sen Allah'ın bir olduğunu mu söylüyorsun?" diye sordu. (Bunu duyanlar) her bir taraftan "Hz. Ali'nin (a.s) fikrinin ne kadar meşgul ve dağınık olduğunu görmüyor musun?" diyerek üzerine yürüdüler.

Emir-el Mü'minin "Onu kendi haline bırakın" diye buyurdular. "Çünkü bu arabın sorduğu soru, bu cemaatle uğruna savaştığımız amaçla ilgilidir." Sonra Arab'a şöyle buyurdu: "Allah birdir" sözü dört anlam taşıyabilir: Bu anlamlardan ikisi yanlış ve diğer ikisi doğrudur. İlk yanlış mana, "Allah birdir" sözüyle sayı ve rakamın kastedilmesidir. Bu anlam doğru değildir, çünkü ikincisi olmayan bir varlık, rakam ve sayıyla ölçülemez. Allah'ın  

[4]- İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Allah, sabit bir varlıktır. İlmi O'nun kendisidir, herhangi bir malum olmadığı halde bile. Duyma sıfatı O'nun kendisidir, duyulacak bir şey yokken. Görme sıfatı O'nun kendisidir; görülecek şey yokken. Kudreti O'nun kendisidir, makdur olmadığı halde." (Bihar, c.2, s.125)

Bu hususta, Ehl-i Beyt'ten elimize ulaşan sayısız hadisler vardır. Nehc-ül Belağa, Uyun-u Ahbar-ır Rıza, Tevhid-i Saduk ve Bihar 2. cilte müracaat edilsin.

[5]- İmam Muhammed Bakır (a.s), İmam Cafer Sadık (a.s) ve İmam Rıza (a.s) şöyle buyuruyorlar: "Allah-u Teâla karanlıkla karışmayan bir nur, cehli bulunmayan bir ilim ve ölümü olmayan bir hayattır."

İmam Rıza (a.s) şöyle buyuruyor: "Halkın görüşleri Allah'ın sıfatı hakkında üçe ayrılır: Bir grup Allah'a sıfat isnat ederler ama mahlukata benzetmekle. (Allah'ın sıfatını yaratılmışların sıfatı gibi bilirler). Diğer bir grup, sıfatı Allah'tan nefy ederler. Üçüncüsü ve doğru görüş: Allah'ı diğerlerine benzetmeksizin sıfatı ispatlamaktır." (Bihar, c.2, s.94)

[6]- İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Yüce Allah, zaman, mekan, hareket, intikal ve sükunla nitelendirilmez. Çünkü bütün bunların yaratıcısı,O'dur." (Bihar, c.2, s.96)

[7]- İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Allah kendi zatında bir malum olmadığı halde alim idi. Herhangi bir mağdur olmadığı halde (kudreti belirten bir mahluk yaratmamışken) güçlüydü." Rivayet eden "O Mütekellim idi" söylediğinde "Kelam hadistir," diye buyurdu. "Allah vardı ama mütekellim değildi. Daha sonra kelamı icat etti." (Bihar, c.2, s.147)

Hz. İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: "İrade halkta düşüncedir. Düşünce sonrası iş gerçekleşir. İrade Allah'tan icat etmektir. Çünkü Allah'da bizim gibi düşünüp taşınma yoktur." (Bihar, c.2, s.144)

[8]- A'raf/54.

[9]- Bakara/117.

[10]- Ra'd/ 41.

[11]- Kamer/49.

[12]- Hicri 21.

Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Allah-u Teâla bir şeyi irade ettiğinde, onu mukadder eder (ölçüsünü belirler). Takdir ettiğinde, kazasını belirtir (hüküm verir). Hükmünü verdiğinde, onu uygular." (Bihar, c.3, s.34)

[13]- Bihar-ül Envar, c.4, s.197.

Yezid-i Şami kanalıyla İmam Muhammed Bakır (a.s), İmam Cafer Sadık (a.s) ve İmam Ali b. Musa Rıza'nın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Allah'ın merhameti, kendi kullarını günahları işlemeye zorlayıp sonra onları azab etmenin çok çok üstünde bir şeydir. (Böyle bir şey onun merhametiyle çelişmektedir). Yine Allah'ın izzeti ve yüceliği, bir işi irade edip de onun olmamasının üstünde bir şeydir (Allah'ın dilediği her şey olur.)" (Bihar, c.3, s.6)

Yine İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Allah-u Teâla, halkı güçlerinin üstünde bir şeye yükümlü etmekten daha yüce ve irade etmediği şeyin olmasından daha üstün bir izzet sahibidir." İki Cebir ve Tefviz mezheplerine işarettir.) (Bihar, c.3, s.15)

[14]- Taha/50.

[15]- A'la/2-3.

[16]- Bakara/148.

[17]- Duhan/38-39.

[18]- Her insan ferdi, hatta en aşağı fikirlileri dahi tabiatları gereği dünyanın barış ve mutluluk içinde olmasını severler. Felsefi açıdan da istek ve meyil iki taraflı sıfatlardır. İstek ve istenilen, seven ve sevilen gibi. Ve açıktır ki istenilen olmasaydı, istek de olmazdı. Kemal olmasaydı, noksanlığın manası olmazdı.

[19]- Zuhruf/32.

[20]- Mearic/21.

[21]- Nisa/162-164.

[22]- En'am/87.

[23]- Cin/26-28.

[24]- Kitabın "Giriş" bölümüne bakınız.

[25]- Maide/48.

[26]- Fussilet/42.

[27]- Ahzab/40.

[28]- Nahl/89.

[29]- Şura/12.

[30]- Ahzab/7.

[31]- Meşhur rivayette "Fakirlik benim iftiharımdır." buyurmuştur. Bu bölümün konuları hakkında, İbn-i Hişam ve Halebi'nin sirelerine, Bihar-ül Envar'ın 6. cildine ve diğer kitaplara bakınız.

[32]- Allah-u Teâla şöyle buyuruyor: "Doğru söylüyorlarsa, onun gibisini getirsinler." (Tur/34)

"Yoksa diyorlar ki, Muhammed Allah'a iftira ediyor. De ki: "Öyle ise siz de uydurulmuş on sure getirin ve eğer doğru iseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de yardıma çağırın." (Hud/13)

"Yoksa onu Peygamber uydurdu mu diyorlar? Sen de deki: Öyle ise siz de onun gibi bir sure getirin." (Yunus/38)

176- Nasıl ki, Kur'an Arap hatiplerinden naklen şöyle buyuruyor: (Velid, uzun uzun düşündükten sonra hakka sırt çevirerek şöyle) dedi: "Bu Kur'an sihirden başka bir şey değildir. Bu Kur'an insan kelamından başka bir şey değildir." (Müddessir/24-25)

177- Nasıl ki Kur'an, Peygamber'in diliyle şöyle buyuruyor:

"Ben bisetten önce bir ömür sizin aranızda yaşadım acaba düşünebiliyor musunuz?" (Yunus/16)

"Kur'an nazil olmadan önce sen okuyamıyor ve yazamıyordun." (Ankebut/48)

Ve yine buyuruyor: "Kulumuza indirdiğimiz kitapta şüphe ediyor iseniz, siz de onun gibi birisinden bir sure getiriniz." (Bakara/23)

178- "Hala mı düşünmezler Kur'an'ı? Allah katından gayri bir yerden gelseydi onda, birbirini tutmaz birçok şeyler bulurlardı." (Nisa/82)

179- Bihar, c.2, Bab-ul Berzah.

180- Mu'minun/12-14.

181- Secde/11.

182- İsra/85.

183- Yasin/82- 83.

[41]- Bihar, c.2, s.161, Şeyh Saduk'un "İtikadat" kitabından naklen.

[42]- Bihar, c.2, Bab-ul Berzah.

[43]- Bihar, c.2, Bab-ul Berzah.

187- Al-i İmran/169-171.

188- Mu'minun 99-100.

189- Sad/26.

190- Duha/ 48.

191- Sad/27.

192- Casiye/21-22.

193- Alak/8.

194- Şura/53.

195- İnfitar/19.

196- Fecr/27-30.

197- Kaf/22.

198- A'raf/53.

199- Nur/25 .

200- İnşikak/6.

201- Ankebut/5.

202- Kehf/110.

203- Naziat/34-41.

[61]- Tahrim/7.   

205- Ahkaf/3.

[63]- Bihar-ul Envar Kompani baskısı, c.14, s.79.

[64]- İslam Hükümeti, Resul-i Ekrem'den (s.a.a) sonra halifelik ve imametle ilgili konularda aşağıdaki kaynaklara müracaat ediniz: Yakubi Tarihi, c.2, s.26-61. Sire-i İbn-i Hişam, c.2, s.223-271. Ebu'l Fida Tarihi, c.1, s.126. Gayet-ul Meram, s.664. Müsned-i Ahmed b. Hanbel ve diğerlerinden naklen.

[65]- Hz. Ali'nin hilafetini ispat edecek bir çok ayetler delil olarak gösterilmiştir. Onlardan biri, Maide suresinin 55. ayetidir. Allah-u Teâla şöyle buyuruyor: "Sizin veli ve sahibiniz Allah, Resulü ve namaz kılıp rukü halinde zekat veren mu'minlerdir."

Şia ve Ehl-i Sünnet müfessirleri ittifak etmişlerdir ki bu ayet-i kerime, Ali'nin (a.s) fazileti hakkında nazil olmuştur. Şia ve Sünni kanalıyla bunu belirten bir çok hadis nakledilmiştir. Ebuzer-i Gaffari diyor ki: "Bir gün camide öğle namazını Peygamber (s.a.a) ile kıldık, dilencinin birisi cemaatten yardım istedi. Fakat yardım göremeyince "İlahi, Peygamberin camisinde bana yardım eden olmadı. Sen şahit ol" dedi. Ali b. Ebu Talib rüku halindeydi, parmağıyla dilenciye işaret etti. Dilenci de yüzüğü alarak gitti. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bu durumu görüyordu; başını kaldırarak şöyle buyurdu:

"Ya Rabbi, kardeşim Musa (a.s) sana "İlahi, kalbimi genişlet işimi kolaylaştır, dilimin bağını çöz de anlasınlar sözümü iyice, ailemden birini vezir et bana; kardeşim Harun'u" dediğinde "Biz sana kardeşini yardımcı verdik ki kuvvetlenesin vahyedildi."

Peygamber "Rabbim, ben de senin Resulünüm; kalbimi genişlet, işlerimi kolaylaştır. Ali'yi yardımcım ve vezirim kıl." buyurdu." Ebuzer diyor ki: "Henüz Peygamber'in sözleri bitmeden bu ayet-i kerime nazil oldu." (Zehair-ul Ukba, Taberi Tarihi, Kahire baskısı, 1356. Yıl, s.16.)

Aynı hadis az bir farkla ed- Durr-ul Mensur, c.2, s.293'de yazılmıştır. Behrani Gayet-ul Meram kitabında s.103'de 24 hadis Sünnilerden ve 19 hadis Şiilerden yazarak bu ayetin Ali (a.s) hakkında olduğunu açıklıyor.

Ali (a.s) hakkında nazil olan ayetlerden biri de şudur:

"Bugün kafirler dininiz yüzünden meyus olmuşlardır. Artık sizde korkmayın onlardan, benden korkun. Bu gün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım, İslam'ı size din olarak verip buna razı oldum." (Maide/3)

Ayetin zahirinden anlaşılıyor ki, ayet nazil olmadan önce kafirler İslam'ın yok olacağı bir günün ümidindeydiler. Fakat Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) bugündeki hareketi onları İslam'ın yıkılmasından tamamen meyus etti. O iş İslam'ın kemal ve istihkamına neden oldu. Şüphesiz bu iş cüzi bir hükmün açıklanması olmayıp dinin bekası ona bağlı olan çok mühim ve değerli bir konu olması gerekir.

Maide suresinin sonlarındaki yetmiş ikinci ayet, bu ayetle ilintili olsa gerek:

"Ey Peygamber, bildir, sana rabbinden indirilen emri ve eğer bu tebliği ifa etmezsen O'nun elçiliğini yapmamış olursun ve Allah seni insanlardan korur."

Bu ayet işaret ediyor ki Allah, İslam'ın esası ve risaletin bağlı olduğu çok mühim ve değerli bir konuyu Peygamberine emretmiş. Fakat çok önem taşıdığı için Peygamber, bazılarının tepkisinden çekinerek münasip bir zamanda bildirmek amacıyla bu emri bildirmeyi geciktiriyordu. Fakat Allah'ın müekked emri geldi ki, kimseden korkmadan bu emri bildir ve geciktirme. Bu önemli konu, kesinlikle bir kaç hükmün açıklanması değildir. Çünkü bir kaç hükmün açıklanması İslam'ın bekasına neden olacak kadar önem taşımadığı gibi, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) de onu açıklamakta kimseden korkmazdı.

Bu ipuçları ve şahitler, bu ayetlerin Gadir-i Hum'da Ali'nin (a.s) velayeti ve hilafeti hakkında nazil olmasını belirten rivayetlere teyittir. Ve bunu bir çok Şii ve Sünni müfessirler kitaplarında yazmışlardır. Ebu Said-i Hudri diyor ki: "Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Gadir-i Hum'da milleti, Ali'ye (a.s) biat etmeğe sesledi ve Ali'nin kolunu o kadar kaldırdı ki Peygamber'in koltuğunun altı gözüktü. Daha sonra bu ayet-i kerime nazil oldu: "Bugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım, İslam'ı size din olarak verip buna razı oldum."

Daha sonra Peygamber, "dinin kamil olmasından, nimetin tamamlanmasından, Allah'ın razı olmasından ve Ali'nin (a.s) velayetinden sevinip "Allah-u Ekber" diyerek sözlerine şöyle devam etti: "Ben her kimin velisi ve sahibi isem, benden sonra Ali (a.s) onun mevlası ve sahibidir. Rabbim, Ali'yi seveni sev, düşmanıyla düşman ol, yardım edene yardım et ve terk edeni sen de terk et."

Behrani, Gayet-ul Meram kitabında s.336'da altı hadis Ehl-i Sünnet ve on beş hadis Şia kaynaklarından bu ayetin nüzul sebebinde getirmiştir.

Kısacası: İslam'ı yok etmek için her işe başvuran düşmanlar, her yönden meyus oldularsa da, İslam'ın sahip ve koruyucusu olan Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) ölümünden sonra İslam'ın sahipsiz kalıp, yok olacağına ümitliydiler. Fakat Gadir-i Hum onların endişelerini batıl etti. Yüce Peygamberimiz, Ali'yi (a.s) İslam'ın sahibi ve velisi olarak Müslümanlara tanıttı. Bundan sonra da bu ağır vazife Ali'nin (a.s) soyundan gelen Peygamberin Ehl-i Beyti'ne aktarıldı. Daha fazla bilgi edinmek için "El-Mizan" tefsirinin c.5, s.177-214 ve c.6, s.50-64'e müracaat ediniz.

Gadir Hadisi: Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Veda haccından dönerken Gadir-i Hum denilen bir noktada durup Müslümanlar toplandıktan sonra bir hutbe okuyarak Ali'yi (a.s) Müslümanların imamlığına ve velayet makamına tayin etti.

Burâ diyor ki: "Veda haccında Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) huzurunda idim. Gadir-i Hum'a vardığımızda Resulullah o yerin temizlenip, toplantıya hazırlanmasını istedi. Sonra Ali'yi (a.s) sağ tarafına alıp elini tutarak kaldırdı ve buyurdu: "Acaba ihtiyarınız benim elimde değil midir?" Orada bulunanlar "Evet bizim ihtiyarımız senin elindedir." diye cevap verdiler. Sonra buyurdu: "Ben kime sahip ve mevla isem, Ali de onun sahibi ve mevlasıdır. İlahi, onun dostuyla dost ve düşmanıyla düşman ol." Sonra Ömer b. Hattab Ali'ye (a.s) şöyle söyledi: "Bu makama seçilmeni tebrik ediyorum. Sen benim ve bütün müminlerin mevlası oldun."

El-Bidayet-ü ven-Nihaye, c.5, s.208 ve c.7, s.346. İbn-i Sabbağ'ın Fusul-ul Mühimme kitabı, c.2, s.23. Nesai'nin Hasais kitabı, Necef baskısı 1369 H. yılı, s.31. Behrani, "Gayet-ul Meram" kitabında s.79'da bu hadisin benzerini Ehl-i Sünnet kaynaklarından seksen dokuz ve Şia kitaplarından kırk üç kanaldan aktarmıştır.

Sefine Hadisi: İbn-i Abbas diyor ki, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ehl-i Beyti'min misali, Nuh'un gemisi gibidir. Bu gemiye binen kurtulur, binmeyen boğulur."

Zehair-ul Ukba, s.20. Es-Sevaik-ul Muhrika, Kahire baskısı, s.150 ve 84. Tarih-ul Hulefa, s.307. Nur-ul Ebsar, Mısır baskısı, s.114. Behrani "Gayet-ul Meram" kıtabında s.237'de bu hadisi on bir kanalla Sünni ve yadi kanalla Şia kaynaklarından aktarmıştır.  

Sekaleyn Hadisi: Zeyd b. Erkam diyor ki, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Allah, beni kendisine davet etmiş, icabet etmek gerekir. Fakat sizin içinizde iki büyük ve değerli emanet bırakıyorum:Allah'ın Kitabı ve Ehl-i Beytim. Bunlarla davranışınıza dikkat edin. Bu ikisi Kevser'de bana varıncaya dek birbirinden ayrılmazlar."

El-Bidayet-u ven-Nihaye, c.5, s.209. Zehair-ul Ukba, s.16. Fusul-ul Mühimme, s.22. Hasais, s.30. Es-Savaik-ul Mührika, s.147. Bu konuda Gayet-ul Meram kitabında 39 hadis Ehl-i Sünnet'ten ve 82 hadis Şia'dan nakledilmiştir.

Sekaleyn hadisi, çeşitli senetler ve değişik ibarelerle Ehl-i Sünnet ve Şia'nın doğruluğuna inandıkları üzerinde tartışılmayan hadislerdendir. Bu ve benzeri hadislerden bir kaç önemli konuyu anlayabiliriz:

1- Kur'an-ı Kerim kıyamet gününe kadar halkın içinde kalacağı gibi Peygamberin Ehl-i Beyti de kıyamet gününe kadar kalmalıdır. Yani, hiçbir zaman yeryüzü imamsız ve gerçek öndersiz kalmayacaktır.

2- İslam Peygamberi bu iki büyük emanetle ümmetin dini ve ilmi ihtiyaçlarını giderdi ve Ehl-i Beyt'i Müslümanların ilmi mercii tanıtarak onların amellerini ve buyruklarını muteber kıldı.

3- Ehl-i Beyt ve Kur'an hiçbir zaman birbirinden ayrılmamalıdır. Hiçbir Müslümanın, onların hidayet ve ilim gölgesi altından ayrılıp kendisini müstağni bilmeye hakkı yoktur.

4- İnsanlar eğer Ehl-i Beyt'e uyarlar ve onların buyruklarına sarılırlarsa, delalete düşmezler. Çünkü hak devamlı onlarla birliktedir.

5- İnsanların dini ve ilmi ihtiyaçları Ehl-i Beyt aracılığıyla giderilir. Onların izcisi dalalete düşmez ve gerçek saadete erişir. Yani, Ehl-i Beyt hata ve yanlışlığa düşmezler ve bu da Ehl-i Beyt'ten, Peygamberin bütün evladının ve akrabasının kastedilmediğine dair bir ip ucudur. Onlar dini önderliğe yakışan, dini ilimlerde yetkin, hata ve günaha düşmeyen belirli kimselerdir. Bunlar, Ali b. Ebutalib ve sırayla imamet makamına gelen on bir evladır. Nitekim hadislerde de bu zatların kastedildiği yer almıştır. Örneğin, İbn-i Abbas diyor ki, Peygamberden "Sevilmesi farz olan akrabaların kimlerdir?" diye sorduğumda şöyle buyurdu: "Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin." (Yenabiu'l Mevedde, s.311) Cabir Resulullah'ın şöyle buyurduğunu nakleder: "Allah, bütün peygamberlerin soyunu kendi sulbünde kararlaştırdı. Fakat benim soyumu Ali'nin sulbünde kararlaştırdı." (Yenabiu'l Mevedde, s.318)

  Hak Hadisi: Ümmü Seleme diyor, Resulullah'tan duydum ki buyurdu: "Ali Hak ve Kur'an'la beraberdir, Hak ve Kur'an da Ali ile beraberdir; Kevser'de bana varıncaya dek birbirlerinden ayrılmazlar."

Gayet-ul Meram kitabı s.539'da bu mezmunda Ehl-i Sünnet'ten 14 hadis ve Şia'dan 10 hadis nakledilmektedir.

Menzilet Hadisi: Sa'd b. Vakkas diyor ki, Peygamber Ali'ye şöyle buyurdu: "Sen benim yanımda, Harun'un Musa'nın yanında olduğu gibi olmaya razı değil misin? Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir."

El-Bidayt-u ven Nihaye, c.7, s.339. Zehair-ul Ukba, s.63. Fusul-ul Mühimme, s.21. Genci-i Şafii'nin Kifayet-ut Talib kitabı, s.148-154. Hasais-un Nisai, s.19-25. Gayet-ul Meram sahibi s.109'da yüz hadis Ehl-i Sünnet'ten ve yetmiş hadis de Şia'dan nakletmiştir.

Akrabayı Davet Hadisi: Bir gün Resul-i Ekrem (s.a.a) akrabalarını yemeğe davet etti. Yemekten sonra onlara şöyle buyurdu: "Benim size getirdiğimden daha iyisini hiç kimse kavmine getirmemiştir. Allah, sizi O'na çağırmamı emretmiştir. Kim bu işte bana yardım ederse, kardeşim, vasim ve benden sonra sizin içinizde halifem olacak." Oradakilerin hepsi sustu. Fakat Ali (a.s) hepsinden küçük olmasına rağmen ayağa kalkıp şöyle dedi: "Ben senin vasin ve yardımcın olmayı kabul ediyorum." Daha sonra Peygamber, elini Ali'nin omzuna koyarak buyurdu ki: "Bu, benim kardeşim, vasim ve halifemdir; ona itaat etmelisiniz." Cemaat kalkıp giderken gülerek Ebu Talib'e diyorlardı ki: "Muhammed, sana kendi oğluna itaat etmeyi emretti." (Ebu'l Fida Tarihi, c.1, s.116)

Böyle hadisler çoktur. Örneğin, Hüzeyfe diyor ki, Peygamber ((s.a.a) şöyle buyurdu: "Eğer Ali'yi benim halifem etseniz, ki bunu yapacağınızı zannetmiyorum, onu, basiretli ve sizi doğru yola hidayet edecek kişi bulursunuz." (Ebu Nuaym'ın Hilyet-ül Evliya kitabı, c.1, s.64. Kifayet-üt Talib, Necef baskısı, yıl 1356, s.67.)

İbn-i Mürdeveyh diyor ki, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Benim yaşamım gibi yaşayıp, ölümüm gibi ölmek isteyen ve cennet ehlinden olmayı seven kimse, benden sonra Ali'yi sevsin ve Ehl-i Beytime tabi olsun. Çünkü onlar benim itretimdirler ve benim çamurumdan yaratılmışlar. Benim ilmim ve anlayışım onlara nasip olmuştur. Onların faziletlerini yalanlayanlara yazıklar olsun, ki onlar asla benim şefaatıma erişmeyeceklerdir." (Müsned-i Ahmed b. Hanbel'in haşiyesinde yazılan "Müntahab-u Kenz-il Ümmal" kitabından naklen, c.5, s.94.)

[66]- El-Bidayet-ü ven-Nihaye, c.5, s.227. Şerh-i Nehc-ül Belağa, İbn-i Ebi'l Hadid, c.1, s.133. El-Kamil fit-Tarih, c.2, s.217. Taberi'nin "Tarih-ur Rüsül-i vel-Muluk" kitabı, c.2, s.436.

[67]- İbn-i Esir'in El-Kamil kitabı, c.2, s.292, Şerh-i Nehc-ül Beğa, İbn-i Ebi'l Hadid, c.1, s.54.

[68]- Şerh-i Nehc-ül Belağa, İbn-i Ebi'l Hadid, c.1, s.134.

[69]- Yakubi Tarih-i, c.2, s.137.

[70]- El-Bidayet-ü ven-Nihaye, c.6, s.311.

214- En'am/ 89.

215- Bakara/124

216- Enbiya/73

[74]- Örneğin: "Andolsun her şeyi açıklayan kitaba, şüphe yok ki biz, akıl edesiniz, anlayasınız diye Kur'an-ı Arap diliyle meydana getirdik. Ve şüphe yok ki o, bizim katımızda, kitabın aslındadır, temelindedir, elbette pek yücedir, hüküm ve hikmetle doludur." (Zuhruf/2-4)

[75] - Bu ayetler gibi: "Ve herkes, yanında bir sürüp götüren ve bir tanık olarak gelir. Andolsun ki, gafletteydin bundan derken, perdeyi kaldırdık gözünden, artık gözün keskin bu gün." (Kaf/21)

 "Erkek olsun, kadın olsun, inanarak iyi işlerde bulunanı tertemiz bir yaşayışa mazhar ederiz." (Nahl/97)

"Sizi diriltecek, size can verecek şeylere çağırdıklarım zaman Allah'a ve Peygamber'e icabet edin." (Enfal/24)

"O gün bir gündür ki, her kes yaptığı iyi ve kötü işleri hazırlanmış bir halde karşısında bulacak." (Al-i İmran/30)

"Şüphe yok ki biz, ölüyü diriltiriz ve yazarız önceden dünyada yaptıklarını ve sonradan bıraktıkları izleri ve her şeyi apaçık bir kitapta sayıp yazdık, takdir ettik." (Yasin/12)

219- Örneğin: Allah-u Teâla Mirac hadisinde Peygamber'e şöyle buyuruyor: "Her kim, benim rızamı göz önünde bulundurarak iş yaparsa onun devamlı üç sıfatla birlikte olmasını sağlarım: Cehlin karışmayacağı bir şükür, unutkanlığın karışmayacağı bir zikir ve mahlukun sevgisi benim sevgimi önleyemeyecek bir muhabbet veririm.

Beni sevdiğinde ben de onu severim, can gözünü celalime bakması için açarım, yarattıklarımın özelliklerini ondan gizlemem, onunla gece karanlığında ve gün ışığında münacat ederim, bunun eserinde mahlukatla konuşması ve onlarla oturup kalkması sona erer. Kendi ve meleklerimin kelamını ona işittiririm, mahlukatımda gizlediğim sırrı ona açarım, yürümesi için ona hayâ elbisesi giydiririm. Onun kalbini geniş ve basiretli kılarım. Cennet ve ateşten hiç birisini ondan gizlemem. Kıyamette halkın başına gelecek şiddeti ve korkuyu ona tanıtırım." (Bihar-ül Envar, c.17. s.9)

Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Resulullah (s.a.a) Harise b. Malik-i Nu'man-i Ensari'yle karşılaştı. Ona "Nasılsın ey Harise İbn-i Malik?" buyurdu. Harise "Ey Resulullah, hakikaten iman getirmişim" dedi. Peygamber "Her şeyin bir hakikatı var (onu doğrulayan var) Sözünün hakikatı nedir?" buyurdu. Cevapta şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, dünyaya rağbetsiz olmuşum, geceyi (ibadetle) uyanık geçiriyorum, sıcak günlerde (oruç olduğum için) susuz kalıyorum. Öyle ki, Rabbimin arşına bakıyorum, hesab için kurulmuş cennet ehline bakıyorum birbirleriyle görüşüyorlar ve sanki ateş ehlinin iniltilerini işitiyorum." Peygamber şöyle buyurdu "Allah'ın nurla kalbini doldurduğu bir kuludur." (Feyz-i Kaşani'nin Vafi kitabı, 3. bölüm s.33)

[77]- "Onları öyle rehberler ettik ki emrimizle halkı doğru yola sevk ederler ve onlara hayırlı işleri vahyettik." (Enbiya/73)

"Ve içlerinden, sabrettikleri için onları, emrimizle doğru yola sevk edecek rehberler tayin etmiştik." (Secde/24)

Bu tür ayetlerden şu anlaşılıyor ki imam, zahiri hidayet ve irşattan ilave bir nevi manevi cezbe ve hidayete sahiptir. Bu manevi hidayet, maddi olmayıp tecerrüt alemindendir. Zatının batini nuraniyeti ve hakikati vasıtasıyla, layık halkın kalplerinde tesir bırakır ve tasarruf eder ve onları kemal derecesine ve yaratılışın hedefine doğru cezbeder.

[78]- Örneğin: Cabir İbn-i Semure diyor ki, Peygamber'in (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: "Bu din, on iki halifenin elinde olduğu sürece aziz ve güçlü kalacaktır." Cabir diyor ki: "Halk tekbir getirerek ağladılar. Daha sonra Resulullah yavaşça bir şey söyledi. Dedim ey baba, Peygamber (s.a.a) ne söyledi? Babam dedi ki, Peygamber "Bu on iki imamın hepsi Kureyş'tendir" buyurdu." (Sahih-i İbn-i Davud, c.2, s.207. Müsned-i Ahmed, c.5, s.92 ve bu anlamı içeren bir kaç hadis de vardır.

Selman-i Farsi diyor ki: "Bir gün Peygamber'in (s.a.a) huzuruna vardım. İmam Hüseyin'i (a.s) kucağında oturtmuştu. Peygamber (s.a.a) gözlerini ve ağzını öpüyor ve şöyle söylüyordu: "Sen, efendisin ve efendinin oğlusun, sen imamsın ve imamın oğlusun, sen hüccetsin ve hüccet olanın oğlusun, sen dokuz hüccetin babasısın ki onların dokuzuncusu onların kaimidir." (Süleyman İbn-i Kunduzi'nin Yenabi-ul Mevedde kitabı, 7. baskı, s.308)

[79]- Bu kitaplara müracaat edilsin: Allame Emini'nin "el-Gadir", Seyyid Haşimi Bahrani'nin "Gayet-ül Meram", Muhammed b. Hasan-i Hürr-i Amili'nin "İsbat-ül Hüdat", Mühibbüddin Ahmed b. Abdullah-i Taberi'nin "Zehair-ül Ukba", Harezmi'nin "el-Menakıb", Sibt İbn-i Cevzi'nin "Tezkiret-ül Havass", Süleyman İbrahim-i Hanefi'nin "Yenabi-ül Mevedde", İbn-i Sabbağ'ın "Fusul-ul Mühimme", Muhammed b. Cerir-i Taberi'nin "Delail-ül İmame", Şerefuddin Musevi'nin "En Nass-u ve'l İctihad", Muhammed b. Yakub-i Kuleyni'nin "Usul-i Kafi" c.1 ve Şeyh Müfid'in "el-İrşad" kitapları.